Türkçe | Kurdî    yazarlar
Devletin Tabutuna Çivi Çakıp, Meclis Tutanaklarında Kaybolmak: Otonomi Yanılsaması

2026-07-05

Bahattin Turan

Siyasal tahakkümün ve ağır bir asimilasyon cenderesinin altında on yıllardır nefessiz bırakılan bir toplumun, "devletin ve otoritenin hiç olmadığı" bir dünya düşlemesini anlamak zor değil. İnsani ve toplumsal psikoloji açısından baktığımızda bu son derece anlaşılır bir reflekstir: Ezici bir aygıtla baş edemeyen kitleler, o aygıtın zihinsel varlığını reddederek kendilerine güvenli, çatısız ama şefkatli bir illüzyon inşa etmek isterler. Ancak siyaset, kitlelerin bu haklı ve masum psikolojik savunma mekanizmalarını bir "kurtuluş stratejisi" olarak sunma lüksüne sahip değildir.

İşte "demokratik komünal toplum" veya "devletsiz otonomi" adı altında topluma sunulan bu reçete, tam da bu psikolojik zaaftan beslenen trajik bir yanılsamadır. Bilimsel sosyalizmin nesnel gerçekliğine ve tarihsel materyalizme sırtını dönen bu anlayış; devasa, yakıcı ve kurumsal bir mesele olan ulusal kurtuluş mücadelesini, anayasal karşılığı olmayan muğlak bir sivil toplumculuğa indirgemektedir.

Dışarıdan baktığımızda gördüğümüz pratik, maalesef toplumun muazzam devrimci enerjisinin israf edilmesinden ibarettir. Egemen devletin devasa askeri, ekonomik ve hukuki aygıtı olduğu gibi yerinde dururken; iyi niyetli kitleler sokağın başındaki kooperatifte devrimcilik oynadıklarına inandırılmaktadır. Ankara'nın bürokrasisinden ve asimilasyoncu habitusundan kaçtığını sananlar, kendi kurdukları mahalle meclislerinde öylesine boğucu bir mikro-iktidar ağı örerler ki, insan bu trajediye üzülmekle gülümsemek arasında kalır. Merkezi devleti yıktığına inanan güruh; bir ekoloji derneğinde hangi cümlenin "komünal ruha" daha uygun olduğu üzerine saatlerce süren felsefi tartışmalar yürütür. Kararlar sonsuz bir delegasyon zincirinden geçer, o çok ihtiyaç duyduğumuz toplumsal dirayet, sayfalar dolusu meclis tutanakları arasında eriyip gider. Makro faşizmi reddederken, toplantıya farklı bir fikirle geleni aforoz eden bir mikro-mahalle baskısına biat edilir.

Oysa toplumların kaderi, romantik fantezilerle değil, maddi koşullara yapılacak yapısal müdahalelerle değişir. Bizim insanımızın; egemen devletin müsamaha sınırları içine hapsedilmiş, etrafı çevrili siyasi hobi bahçelerinde oyalanmaya değil, gerçek ve kalıcı kazanımlara ihtiyacı vardır.

Coğrafyamızın nesnel şartları açıktır: Kendi yasama gücü, kendi sınırları içinde kurumsal aklı ve anayasal teminatı olmayan hiçbir toplumsal yapı özgürlüğünü kazanmış sayılmaz. Bu tarihi açmazdan çıkışın yolu, devletsizlik illüzyonuyla "entegrasyona radikal bir sos" dökmek değil; aklın, bilimin ve tarihsel gerçekliğin gösterdiği yoldan sapmamaktır. Çözüm, kitleleri otonomi masallarıyla yormak değil; ulusların eşitliğine, kendi coğrafyasında egemenliğine ve anayasal güvenceye dayanan federal bir yapının inşası için gerçekçi bir siyaset örmektir.

Bizler, devletin tabutuna çivi çaktığını zannederek kendi halkının kurumsal geleceğinin üzerine toprak atan bu hayalperestliğe karşı; ayağını nesnel gerçekliğe basan, eşitler arası federal bir statüyü savunan o gerçekçi, bilimsel ve kurucu iradede ısrar etmeye devam edeceğiz.

Çünkü bu halk, meclis tutanaklarında teselli bulmayı değil, kendi yurdunda siyasi bir statüyle var olmayı hak ediyor.

MAKALELER