

2026-06-18
Veysel Başçı
Sufiler adlarını tarihe tekke duvarına yaslanmış, loş hücrelerde tespih çeken münzeviler olarak değil, darağaçlarına omuz vererek yürüyen “Serbedârlar” olarak da yazdırmıştır. Çünkü tasavvuf, öyle sanıldığı gibi sadece inzivanın ve zikrin disiplini değildir. Hakikat(i) uğruna ölenlerin, kılıç, ser ve sır arasında yürüyenlerin hikâyesidir de. Hallac-ı Mansur’dan Aynü’l-Kudat Hemedani’ye, Moğol karanlığının ortasında müritlerini terk etmeyip savaşan Necmeddin-i Kübra’dan Nesimi’ye uzanan bu gelenek, hakikat-i vûcudiyeyi yalnızca “deveran halkalarında” değil, ölümün en sert tecellilerinde bile göğüslemiş bir gelenektir. Ve o gelenek bazen Mağrib’in yakıcı kumları üzerinden yükselmiş, bazen de Hazar kıyılarındaki puslu ormanların derinliklerinden zuhur etmiştir. 1891 yılının Ekim ayında, Hazar Denizi’nin güneyine çökmüş o ağır sisin içinden sökün eden Kürt sufiler de işte bu hakikat silsilesinin bir halkası olarak tezahür etmişlerdi. Onların kalbi de sır ile ser arasında çarpmıştı. Ancak bu sefer ki sûfîlerin başında, ortodoksi tarikatlardan bir şeyh değil, heterodoks Kürt Yar(e)sanlardan olma karizmatik bir evlâd-ı Rıza yani bir Seyyid vardı. Müritlerinin “Seyyid-i Âlemgîr” dediği o uzun boylu, yeşil sarıklı Seyyid’in omuzlarından aşağıya sarkan sırma apoletli tasavvufî yeleği ise onu bazen bir tarikat kutbu gibi bazen de çökmüş bir saltanatın son hükümdarı kadar haşmetli gösteriyordu…
Seyyid Muhammed Kelardeşti: Karizmatik bir hak arayıcısı
Adı Seyyid Muhammed Kelardeşti’ydi… İran’ın kuzey kuşağındaki Yaresan Kürtleri arasında hakikatin bir yansıması, bozulan dünyanın nizamını yeniden kuracak bir mürşit olarak görülüyordu. Yaresan kozmolojisinin gizlemli katmanlarından gelen “Sultan” kelimesinden türetilmiş “Sân” ismiyle hitap ediliyordu kendisine. Bu hitap, dünyevî bir hükümdarlığı değil, ilahî özün insandaki tecellisini ima eden mistik bir makama işaretti. Yaresanların “Handan” adını verdiği on bir kutsal kolundan birisi olan “Ateşbegî” silsilesine mensuptu. Zagros’un bağrındaki Kermanşah’ta dünyaya gelmiş olsa da “Selasele, Herû ve Delfan” aşiret konfederasyonlarından müteşekkil Lek Kürtlerinin hafızasını taşıyan bir aileye mensuptu. Tebriz, Karabağ ve çevresinde “Karakoyunlu Dervişleri” adıyla bilinen ve geniş bir mürit ağına sahip dayısı Mir Muhammed Hasan’ın rahle-i tedrisinden geçmişti. Bir grup dervişle birlikte 1889 yılında mürşidinin emriyle Kermanşah’tan Hazar kıyısındaki Kelardeşt’e geçtiğinde kendisini bu kıyı şeridindeki Kürtler karşılayacaktı…
Hazar Kürtleri: Sisin ardından aelen müritler
İran’ın kuzeyindeki Mâzenderan ormanlarına bakıldığında çoğu kişi belki oradaki Kürt varlığını fark etmeyebilirdi. Oysa İslam öncesi dönemlerden başlayıp 10 ve 11. yüzyılın çalkantılı atmosferinde devam eden, ardından Safevilerden Kacarlara uzanan o uzun İran tarihinde, Rûdbar, Kelardeşt, Tonekâbun, Kecûr ve Esterabad hattında dolaşan atlıların kahir bir kısmı Kürt’tü. Nitekim bugünde aynı bölgelerde ciddi bir Kürt nüfus yaşamaktadır. Hem de öyle az sayıda değil, Rojhilat’a dair yerleşik sınır tasavvurlarını yerinden edecek ölçüde… Kürtlerle akraba olan Deylemliler burada kendilerine “Gil” derken aynı nemli toprağı paylaştıkları Kürtlere ise “İl” diye hitap etmişlerdi tarih boyunca. Ve bu tarih içerisinde Zagros’tan alınıp Hazar’ın ormanlarıyla buluşturulmuş bu İl Kürtleri arasında Lek, Goran, Hacevend, Rojki, Bijenvend, Musîvend, Sencabî, Evladkûbad, Abdulmelikî, Kakavend ve daha nice Kürt aşiretlerine mensup insanlar vardı ve halen de varlar. Bu Kürtler, İran’ın kuzeyi ve Kafkas aksının koruyucu savaşçıları olmuştular hep. İranlıların bugün bile Kürtlere epik ve övgü dolu bir tamlama olarak, “merzdârân-ı ğayyur / yiğit sınır muhafızları” demelerinin sırrı da öyle sanıldığı gibi İran-Irak savaşından ötürü değil yüzyıllardır süregelen Rus sınırlarının tutulması üzerinden verilmişti zaten. İran-Rus savaşlarında süvari olarak görev yapmış bu İl Kürtleri, sınır bölgelerinde İran’ın kuzey hattını koruyan serhat kuvvetleri olarak savaşmıştılar. Karşılığında da Hazar kıyılarında verimli yaylalar, otlaklar ve geniş araziler elde etmiştiler. Ancak bu durum bazen Gillerin itirazını da beraberinde getirmişti. İşte Kelardeşti’nin, böylesi bir tarihsel zeminde İl Kürtlerine tekkesinde verdiği ateşli vaazlarla kısa sürede Nâsırüddin Şah’ın tahtını tedirgin edecek nüfuza ulaşmasının nedenlerinden birisi de o geniş arazilerdi…
Nâsırüddin Şah ve Kelardeşti: Tahtı sarsan vaazlar
Kacar belgelerine göre Kelardeşti, kuzeydeki tekkesine yerleştikten kısa bir süre sonra vecd dolu konuşmalarıyla Kacarların kudretli şahı Nâsırüddin yönetimini açık biçimde eleştirmeye başlamıştı. Sosyal eşitsizliklerden, mezhepsel baskılardan ve sarayın yozlaşmış siyasetinden söz ediyordu. İfşaatları özellikle kuzeye sürülmüş Yaresan Kürt toplulukları arasında büyük yankı uyandırıyordu. Çünkü sözleri söylemsel değil sosyal adalet diline sahip bir protesto pratiğiydi. Fakirleşmiş, dışlanmış, yerinden edilmiş topluluklar onu kendi haklarını savunan karizmatik bir lider olarak görüyordu. Sözleri, “kaynaştırılarak eritilmek istenen” bir hafızanın yeniden dile gelmesi gibi bir şeydi. Her vaazıyla birlikte etrafındaki mürit halkası genişliyor, “Seyyid-i Âlemgîr” adı dağ köylerinden Hazar kıyılarına kadar yayılıyordu. Gülistan Saray’ının dikkatini çeken de işte tam bu olmuştu. O günlerde İran zaten kaynıyordu. Tütün İsyanı ülkeyi sarsmış, İngiliz imtiyazlarına karşı büyük bir toplumsal öfke doğmuştu. Saray, henüz Babî ve Bahâî hareketlerinin yarattığı travmayı atlatamamışken Mâzenderan’dan gelen bir “isyan” haberi, merkezi bir hayli panikletmişti. Daily News Gazetesi’nin Tahran’a dayandırdığı haberin başlığı “Kelardeşt’te Mehdi ortaya çıktı” şeklindeydi. Saray müverrihleri Kelardeşti’yi, Şii toplumunda boşa düşürecek bir hamleyle “yalancı Mehdi” ilan etmişlerdi. Önce o evlad-ı Fatıma’yı meşrû bir hedef haline getirmeliydiler. Sonra Nâsırüddin Şah’ın emriyle toplar, süvariler ve yerli Gil milisler Kelardeşt üzerine yürütüldü. Çatışmalar başladığında Kelardeşti müritlerinin zulme karşı öfkeyi simgeleyen sancaklar taşıdığı, bu sancaklardan birinin ortasında ise o hiç işlememiş adalet terazisinin bulunduğu rapor edilmişti. Lakin o sığ ormanların içinde Gillerin İllerle hesaplaşması aylarca sürmüştü. İntikam furyası bir hayli kanlı geçmişti. Yüzlerce insan öldürülmüş, Kürt köyleri boşaltılmış, malları yağmalanmıştı. Birçok Kürt sûfî, Pulitzer karelerindeki gibi kurşuna dizilmişti. Belki de birileri için en başından beri beklenen buydu… Fakat ilginç olan, asıl büyük hesaplaşmanın Kelardeşti yakalandıktan sonra başlayacak olmasıydı…
İsyanın muhakemesi: Devletlünün korkusu
Kelardeşti 25 Kasım 1891’de tutuklanıp Nâsırüddin Şah’ın huzuruna çıkarıldığında, karşısında yalnızca bir hükümdarı bulmamıştı, merkeziyetçi devlet aklının bizzat kendisi oturuyordu önünde. Ama o karşılaşmada titreyen Kelardeşti değil Nâsırüddin Şah olmuştu. Çünkü sarayın resmî kayıtlarına göre Kelardeşti sakince tüm suçlamaları reddetmiş ve şaha, tarihteki bazı isyanların, devletlünün duyduğu korkular yüzünden büyüdüğünü söylemişti zerre korku duymadan. Karşısındaki taç sahibi bu gerçeği kabul etmiş olacak ki idam cezası yerine saray müştemilatındaki geçici hapishaneye konulmasını emretmişti. Ve yaklaşık bir yıl süren tutukluluğun ardından, Hakkârili Nehrilerin Kürt müridesinden olma Veliaht Abbas Mirza Mülkârâ’nın araya girmesiyle serbest bırakıldıysa da artık özgür bir adam değildi. Tahran’da zorunlu ikamete tabi tutulmuş ve hayatının son yıllarını gözetim altında geçirmişti. 7 Eylül 1916’da öldüğünde kendisinden geriye bastırılmış bir isyanın hatırası ile üzerinden hiç çıkarmadığı o sırma apoletli yeleğin sessiz sembollerini bırakıp gitmişti…
Sırma apoletlerde saklı hafıza
Kelardeşti’den geriye kalmış o kızıl renkli sırmalı yelek, yalnızca gösterişli bir kıyafet yahut dünyevî ihtişamın süsü değildi elbet. Omuzlarına dökülen o sırmalar, mistik karizma ile siyasal kudretin sentezini taşıyordu. Ve en basit ifadeyle bazı dönemlerde bir şeyhin omzunda taşıdığı apoletlerin, bir sultanın tacından daha fazla itaat toplayabileceğini gösteriyordu. Bu yüzden o kan kızılı renkli kumaşa işlenmiş her hurûf, ona nakşedilmiş her motif, unutulmuş bir göçün, her desen, bastırılmış bir hafızanın izleriydi. Dağlar, sınırlar ve sürgün yolları arasında parçalanmış bir halkın hafızası vardı onda. Belki de bu yüzden, o yeleğin tam ortasında duran o alev biçimli nur okları bir desen değildi, yüzyıllardır bastırılmaya çalışılmış Kürt güneşinin celâl şualarıydı...
Kelardeşti İsyanının ayrıntıları ve o sırma apoletli yeleğin üzerindeki motif ve desenler için bk. https://l24.im/HNU9V1u
Rudaw
YAŞAM
2026-06-18Şeqlawa’dan Siirt’e adı gibi bir Şêr: Adday
2026-06-15Bazı cümleler insanı uyutmamalı
2026-05-26Bahar Fahreddin'in hikayesini biliyor musunuz?
2026-05-23Kendi Trajedisine Sıra Gelmeyen Bir Mektup
2026-05-04Babamın mirası
2026-05-03Velev ki isyan
2026-04-26Kürtler, Ermeni Soykırımı ve tarihsel sorumluluğun dağıtımı
2026-04-26İhsan Nuri Paşa'dan Refik Hilmi'ye tarihi mektup
2026-04-2423,5’ta hafıza, yas ve umut üzerine bir buluşma
2026-04-24Ahırdaki piyano
2026-04-13Barış İçin yanan mumlar
2026-04-10“Koltuk altında saklı haç!”
2026-04-01Süryaniler Akitu Bayramı'nın 6776’ncısını kutluyor
2026-03-26Âlim Çoktu Bilim Neden Yoktu?
2026-03-16Elma kokusunun ölüme dönüştüğü gün
2026-03-11Yan yana ama yalnız: TOKİ’lerde çözülen komşuluk ve sosyal hayat
2026-02-25“Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar”
2025-02-11Kürd Milleti Yaklaşık Bir Asırlık Büyük Bir Çınarını Kaybetti
2026-02-11Mafya dizilerinde Alevi deyişlerinin gaspı
2026-02-08Mesele birkaç “sapık” kişi değil daha fazlası