

2026-07-14
Cinayet mi örtülen pogrom girişim mi?
Cumhuriyet 15 Temmuz’da Kızılbaşlardan “Eyü” isimli birine 8 yıl 4 ay hapis verildiğini yazar. İlk haberlerdeki “Bir kişiyi öldüren, iki kişiyi yaralayan” Mustafa’nın adı bile geçmez, fiile göre bu ceza çok azdır.
Ali Duran Topuz
Cumhuriyet Gazetesi, 15 Temmuz 1931’de dördüncü sayfada minik bir haber yayınlar. “Memleket Haberleri” klişesinin altında, “Bektaşiler mahkum oldular” başlıklı haberde şöyle denilir: “Edirne’nin Hızırağa köyünde toplanarak ayni yapan bektaşılar tahtı muhakemey alınmışlardı. Neticede bunlardan Eyü 8 sene dört ay ağır hapse ve diğer maznunlar da muhtelif cezalarla tecziye edilmişlerdir.”
Bu küçücük haber, altı yazıdır peşinden gittiğimiz dosyayı kapatıyor gibi görünür. Oysa tersine başından beri cevapsız kalan bazı önemli soruları daha da büyütür. Bu noktaya kadar esas olarak gazetelerin dili, üslubu, haber kurma ve sunma biçimi üzerinde durmuştum. Fakat bu son haber artık kaçınılmaz olarak başka bir soruyu gündeme getiriyor: O gün Hızırağa’da gerçekten ne oldu?
Gerçekte ele aldığımız gazeteler basitçe “5n1k” enformatik protokolüne uygun hareket etseler belki olan biten hakkında daha emin olmamız mümkündü; ne var ki gördüğümüz gibi dönem siyasetiyle uyumlu duygu ve düşünce (doxa) oluşturma çabası her şeyi öncelediğinden, vakayı ancak çeşitli çıkarımlar yoluyla ele alabiliyoruz.
MUSTAFA VAR MI YOK MU?
Metne yakından bakarsak, gayet tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz: Başlangıçta kullanılan “Kızılbaş” terimi yerine “Bektaşi”nin geçmesi, dönemin Alevifobik yayın anlayışının terminolojik tercihlerine uygundur; iki kelime aynı nefret söylemini birbirini ikame ederek taşıyacak biçimde sık sık kullanılıyordu zaten.
Gazetelerdeki ilk haberlerde “peş peşe durmadan” ateş ederek “bir kişinin ölümüne, iki kişinin yaralanmasına” sebebiyet veren “içlerinden Mustafa”ya ne olduğunu bu son haberden öğrenemiyoruz. Adının bile geçmemesi öyle bir Mustafa olup olmadığından kuşkulanmamızı meşru hale getiriyor; zira mahkemenin en yüksek cezayı verdiği kişi “bunlardan Eyü”dür. “Eyü” Eyüp adının hatalı yazımı mı, başka bir ismin yerel telaffuzu mu yoksa gerçekten öyle bir isim mi vardı onu da bilebilecek durumda değiliz.
Yarın’daki ilk haberden başlayıp, o güne kadar gazetelerde bırakın yaralananları, ölen kişi hakkında hiçbir bilginin olmaması zaten çok tuhaftı, bu son karara ilişkin haberde cezaların niye, hangi suça karşılık verildiğini bile öğrenemememiz daha da tuhaf. Kaç maznun ceza aldı? Nasıl yargılandılar, tutuklu mu tutuksuz mu?
Dönem medyasının rejimle mutlak mutabakat hedefiyle yapılandırılması ve baskının eleştirel çabalara izin vermemesi elbette bu sorun bir kısmını açıklayacak bir etmense bile gazetelerin birçok maddi unsurun hiç olmamasını açıklamıyor. Dönem gazetelerinin enformatik içeriği yani haberleri oluştururken sergilediği lakayıtlık, maddi vakalara özensizlik, politik ve ideolojik bakışın öne çıktığı yerde, doxa’nın bilgiye baskın görüldüğü yerde, basit mesleki kuralların ve düşünsel becerilerin de devre dışı kaldığını düşündürüyor. Bilginin, dilin, üslubun henüz para etmediği, rejimle uyumlu görünme çabasının her şeyden üstün olduğu bir basın evrenindeyiz.
PEKİ ÖLÜM VAR MI YOK MU?
“Muhtelif cezalar”dan kastın, tekke ve zaviyeler kanununa muhalefet olduğunu çıkarabiliyoruz, fakat sekiz yıl dört aylık ceza ne olabilir? Yasak ayin sırasında yakalanıp, kendilerini yakalayanlara ateş ederek bir kişiyi öldüren, iki kişiyi yaralayan biri için hayli hafif bir ceza bu; daha ocak ayında “irticacıları alkışladığı” için birçok kişi ölüme mahkûm edilerek öldürülmüştü mesela. Yoksa gerçekten doğrudan “öldürme” yok da gazetelerin 9 Şubat’ta ifade ettiği gibi “ölüme sebebiyet verme” mi var? Yoksa gerçekten “öldürme” var ama meşru müdafaa, tahrik veya haksız tahrik hükümleri mi işletildi?
Önceki bölümlerde ele aldığımız haberlerdeki “kuşatma”, “telaşa kapılma” ve “derhal ateş etme” ifadelerini hatırlayacak olursak, meselenin “yasak ayin baskını” olmaktan çok bir Alevi evine yönelik organize bir saldırı olma ihtimali öne çıkar. Gazeteler bize kimin nereli olduğunu, köyün inanç yapısının ne olduğunu söylemekten imtina etseler bile, sırf bu kaçınma tutumu nedeniyle meselenin yine doğrudan bir yasak ayin meselesi değil, köy içindeki başka husumetlerin dinsel görüntü altında çatışmaya dönüştürülme çabasıyal karşı karşıya olduğumuz ihtimali de küçümsenecek gibi değildir. Savcılık ve valiliğin işi Menemen Divanı Harp mahkemesine götürme girişimini de düşünecek olursak, yerel idareci-eşraf-köylü hattında oluşan bir grubun, rejimin kanunen ve fiilen dışladığı, polisiye adli baskı altında tuttuğu Alevilere yönelik saldırganlık içine girdiklerini düşünmek de meşru hale gelir. Bu durumda haberlerdeki bilgi azlığı, mantıksal boşluklar, heyecanı öne çıkaran tarzın aslında bir şeyleri kamuoyuna duyurmak değil, duyurmamak, bazı şeyleri gizlemek amaçlı olduğunu öne sürmek hiç de abartılı olmaz.
Bu durumda, “Kızılbaşlar adam öldürdü, bir Kızılbaş attıkça attı, ölenler var…” türü ifadelerin bir pogrom girişimine karşı tek el savunma ateşinin asıl meseleyi örtecek biçimde tersine çevrilmesi için seçilmiş olabilir.
BASINDA OLAĞANÜSTÜ HAL
Gazetelerin “eleştirel” görünmesini beklemek o dönem için fazlasıyla lüks görünebilir, bir olağanüstü hal rejimi (Takriri Sükun Kanunu) daha 1929’da sona ermiş ve Aralık 1930 Menemen vakasıyla birlikte yeniden istisna rejimi içine girilmiş, ardından 1931’de basın mevzuatında yapılan değişikliklerle gazeteler yeniden mengeneye alınmıştır. Örneğin 4 Mart 1929’da Takrir-i Sükûn yasasının yürürlükten kalkmasını takiben yayın hayatına başlayan Yarın gazetesi, 25 Temmuz 1931’de (1881 sayılı yeni) Matbuat Kanunu çıkınca bir ay sonra (19 Ağustos 1931) kapanır; Arif Oruç iki yıl sonra ülkeyi terk eder. Gerçi Arif Oruç ve gazetesi konu Alevilik olunca dönem basınının tamamıyla aynı tutum içinde olduğunu zaten gördük ama bu rejime bir tür rüşvet değil, iktidarın Alevi karşıtı tutum ve söylemlerinin ne kadar geniş bir taban bulduğunu anlatıyor bize.
Şunu da vurgulamak gerekir: Sorun yalnızca gazetelerin iktidar baskısı altında yayın yapması değildir. Haberin en temel unsurları bile önemsenmiyorsa, ölenin kim olduğu, ateş edenin kim olduğu, mahkemenin hangi fiili cezalandırdığı, hangi gerekçeyle hüküm kurduğu okura aktarılmıyorsa mesele baskıyı aşan boyutlar içeriyor demektir. Doxa’nın bilgiyi ikame etmesi gazeteciliği araştırma yükümlülüğünden azat eden, rejimin onayladığı hakikati kolay ve maliyetsiz biçimde üretip dolaşıma sokan bir yere sürükler.
Numedya24
YAŞAM
2026-07-13Gladyatör arenasında adalet aramak
2026-07-121931 Edirne: Alevifobi tarihinden kesit-6
2026-07-12Ermeni Soykırımı’nın son tanıklarından Mary Vartanian vefat etti
2026-07-10Edirne 1931: Alevifobi tarihinden kesit-5
2026-07-09Edirne 1931 – Alevifobi tarihinden kesit-4
2026-07-09Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamına ait fotoğraflar ortaya çıktı
2026-07-08Edirne 1931, Alevifobi tarihinden bir kesit: 3
2026-07-07Edirne 1931, Alevifobi tarihinden kesit -2
2026-07-01Edirne 1931, Alevifobi tarihinden kesit -1
2026-06-29“İdarenin Aslanını Vurdum İşte”
2026-06-26Barış: Silahların Susmasından Daha Fazlası
2026-06-24Amedspor’un Anlattığı
2026-06-18Sırma apoletli isyan: Hazar kıyısındaki Kürt sufiler
2026-06-18Şeqlawa’dan Siirt’e adı gibi bir Şêr: Adday
2026-06-15Bazı cümleler insanı uyutmamalı
2026-05-26Bahar Fahreddin'in hikayesini biliyor musunuz?
2026-05-23Kendi Trajedisine Sıra Gelmeyen Bir Mektup
2026-05-04Babamın mirası
2026-05-03Velev ki isyan
2026-04-26Kürtler, Ermeni Soykırımı ve tarihsel sorumluluğun dağıtımı