

2026-05-03
TERTELE 88. YILINDA
Bülent Bilmez ve Cemal Taş, yeni çıkan kitapları “Dersim Kırımı
Envanteri-Dokuz Örnek Vaka ve Mekan”da ülkenin açık yaralarından biri olan
Dersim 38’e dokunuyor. Resmi tarihin “isyan” dediği, yerel halkın ise
‘kırım-yıkım, tertele” olarak adlandırdığı büyük zulmün küçük bir bilançosunu
ortaya koyuyor.
“Kalabalıktık, epey insan toplamışlardı, 20-30 kişiydik. Bizim aileden beş
kişiydik. Babam, annem, iki kız kardeşim, bir erkek kardeşim, bir de ben. Bizi
götürüp nehir kıyısında içtima ettiler. Bizi kıracaklarını nerden bilelim? Dört
hafif makineli kurdular. Useme Yıvraimi diyorlardı, Batman halkındandı. Bir de
Rayber Sey Sıleman, onu da Şüya Gewre’den getirmişlerdi. Makinelileri
kurduklarında onları birbirlerine bağladılar. Ayaktaydılar. Unutmuyorum. Rayber
yere çöktü. Usene İbrahimi kendisine dokundu, dedi ki, ‘Pirim, bana doğru
yaklaş, kanımız karışsın. Kerbela günüdür’. Onun o sözü hiç aklımdan çıkmıyor.
O anda ateş ettiler. Bize ateş ettiler, epey zaman geçince bacaklarımızdan
tutup sürükleyerek, bir yardan suya attılar. Hüseyin Gül ile kurtulduk. Her
tarafta tarama, kıyım vardı, rast gelen öldürülüyordu, toplananlar kafile
halinde taranıyordu. … Ağaç koymadılar. Tarla bırakmadılar. Kap kacağı
süngülediler. Tarlaları, ekinleri yaktılar. Affedersiniz iti bile sağ
bırakmadılar, ‘Havlar haber verir’ dediler. Bir elem, dünyayı ateşe verdiler,
yaktılar. Zalim dünyayı yaktı…”
Yukarıdaki tanıklık, resmi olarak 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla
başlayan "Tunceli Tenkil Harekatı"nın korkunç sonuçlarını yaşayan,
1929 doğumlu Bego Polat'a ait. Cemal Taş ve Bülent Bilmez’in İletişim
Yayınları’ndan çıkan yeni kitapları “Dersim Kırımı Envanteri- Dokuz Örnek Vaka
ve Mekân” kitabında bunun gibi okuması bile çok ağır nice örnek var. Bilmez ve Taş, Dersim Kırımı’nın 88. yılında
yeni ve farklı bir kitapla, yaşananlara yeni bir bakış açısı ve küçük bir bilanço
sunuyor. Yaşananları dokuz örnek vaka ve mekân üzerinden ele alan kitap,
genellemeci yaklaşımların, afaki bilgilerin ötesine geçmeyi hedefleyerek Dersim
’38 çalışmalarındaki somut ve spesifik bilgilere dayalı envanter çalışmalarının
eksikliğini bir nebze olsun gidermeyi amaçlıyor. Bilmez ve Taş, yeni kitapları
ile ilgili Agos’un sorularını yanıtladı.
Dersim
38 hakkında birçok kitap ve sözlü tarih çalışması mevcut. Sizi bu kitabı
yazmaya iten temel neden neydi?
Dersim 1937–38 üzerine son 15 yılda çok kıymetli bir literatür oluştu.
Ancak sahaya dayalı çalışmalarımız sırasında şunu gördük: Bu zenginliğe rağmen
elimizde hâlâ yeterince sistematik, ayrıntılı ve doğrulanabilir olgusal bir
bilgi yok. Yani genel anlatılar var ama bu anlatıların çoğu “çok kişi öldürüldü”,
“büyük katliamlar yaşandı”, “on binler sürgün edildi” gibi ifadelerde kalıyor.
Bizim çıkış noktamız tam olarak buradandı.
Bu nedenle kitabı, o anlatıların altını doldurmak için bir envanter
çalışması olarak kurguladık. Amacımız, mümkün olduğu kadar mikro düzeye inerek,
tek tek mekânlar ve vakalar üzerinden “kim, nerede, nasıl” sorularına cevap
üretmekti. Çünkü bizce artık ihtiyaç duyulan şey, tek tek mekân-vaka temelinde,
farklı kaynaklardan teyit edilmiş, mümkün olduğunca sağlam, denetlenebilir ve
ayrıntılı bir bilgi birikimi üretmekti. Bu amaçla çıktığımız yolda ilk adım
olarak görülebilecek kitabımız tam da bu nedenle “envanter” adını taşıyor. En
önemlisi, artık mesele sayı değil, tek tek hayatlar oluyor. Bizim için bu kitap
biraz da mağdurları yeniden isimlerine, mekânlarına ve hikâyelerine kavuşturma
çabası.
“Dersim
Kırımı Envanteri”nin ayırt edici özelliği ne oldu sizce?
Bizce bu kitabın en ayırt edici özelliği, yöntemsel olarak mikro tarih,
saha çalışması ve envanter mantığını kullanması. Bu yaklaşımın en önemli
çıktısı şu: Mağdurlar artık sadece “on binlerce kişi” gibi anonim bir topluluk
olarak değil, adı, köyü, yaşı, akrabalık ilişkisi, aşireti, ocağı ve hikâyesi
olan özneler olarak ortaya çıkıyor. Bizim “mağdurların rakam olmaktan çıkarılıp
özneleştirilmesi” dediğimiz şey tam da bu. Bizce gerçek bir yüzleşme, ancak
böylesi bir özneleştirme üzerinden kurulabilir. Çünkü sayıların dili bazen
devlete veya toplumun bir kesimine rahatlık sağlayabilir, ama bir çocuğun, bir
annenin, bir yaşlının tek tek hikâyesiyle karşılaşmak insanı başka türlü bir
etik zorunlulukla karşı karşıya bırakır.
Böyle bir anlayışla, kitapta kapsamlı bir giriş bölümünden sonra her biri
farklı mekana-vakaya ayrılan bölümlerin yapısı şu şekilde kuruldu: Mekân ve
zamanı gösteren genel tablo; mekanı gösteren harita; katliam mekanında kayıt
altına alınıp sonra üzerinde çalışılmış Cemal Taş’ın sunumu; yüzlerce mülakat
arasında bulduğumuz söz konusu vaka-mekanla ilgili tanıklıklardan kesitler; varsa
o vaka-mekanla ilgili ağıt; saha çalışması sırasında çekilen veya daha eski
fotoğraf, arşiv belgesi, gazete kupürü… Her bölümün sonunda, bugüne kadar
isimleri tespit edilebilen mağdurlar, kurtulanlar ve görevlilerin tam listesi.
Amacımız yalnızca olay anlatmak değil, olayın mümkün olan her katmanını görünür
kılmak. Bu, aynı zamanda politik ve hukuki mücadele açısından da önemli. Çünkü
bir yerde ne olduğunu mümkün olduğunca ayrıntılı ve çok kaynaklı biçimde ortaya
koymak, hafıza ile adalet arasında köprü kuruyor.
Herhangi bir mekanda yalnızca “katliam oldu” denilmiyor; insanların
toplandığı köyler veya mezralar, katliam mekanlarına getirildikleri güzergah,
yol boyunca yaşadıkları içler acısı olaylar ve katliam mekanındaki süreç adeta
yeniden canlandırma düzeyinde ele alınıyor. Bu arada katliamdan kaçmayı
başararak mağaraya sığınanların bombalanması, sağ kalanların başka bir yerde
kurşuna dizilmesi, yaygın bir şekilde bazı çocukların seçilerek ailelerinden
koparılması gibi detaylar mümkün olduğunca tüm mağdurların isimleri tespit
edilerek anlatılıyor. Her vakada verilen detaylar, bütün sürecin şiddet
repertuarını açıkça görünür kılıyor: Özellikle kadın ve çocuklara yönelik
canice yöntemlerle bireysel öldürmeler, tarayarak veya yakarak toplu öldürme,
çocukları alıkoyma, sürgün, kimlik silme, vs.
Bizce Dersim 38’i başlatan şey kesinlikle bir “isyan” değildi; onu başlatan
şey 1935’ten itibaren açık bir biçimde görülen, devletin askeri, idari ve
sosyokültürel boyutlarıyla çok kapsamlı planıydı. Elbette bölgede devletin
derinlemesine nüfuzuna ve bunun için kullanılan şiddete dayalı askeri
uygulamalarına karşı direnç ve yer yer nefsi müdafaa amaçlı direnişler vardı.
Kitabın girişinde bunu net biçimde vurguluyoruz: 1937 baharında çıktığı iddia
edilen “isyan”, aslında önceden hazırlanmış askerî ve idari planların üstünü
örten bir “resmî bir anlatı” işlevi görüyor.
Dokuz
örnek vaka ve mekanı seçerken hangi kriterleri düşünerek kitaba aldınız?
Aslında bu soruya verilecek ilk cevap şu: Bu dokuz yer, “en önemli dokuz
yer” olduğu için seçilmedi. Kitapta da söylediğimiz gibi, bu bir pilot çalışma
ve uzun erimli bir projenin ilk ürünü. Elimizde 130’u aşan mekân-vaka listesi
var; bunların önemli bir kısmını ziyaret ettik. Son beş yılda saha çalışması
aracılığıyla yoğunlaştığımız 30’dan fazla yer hakkında ciddi bir veri birikimi
oluştu.
Seçimde birkaç şey belirleyici oldu. Birincisi, o vakayla ilgili saha
verisinin yoğunluğu. Yani sadece bir duyum değil; tanıklık, mekân bilgisi,
yerel hafıza, bazen ağıt, bazen fotoğraf, bazen eski belge, bazen de birbirini
doğrulayan sözlü anlatılar olması önemliydi. İkincisi, farklı türden şiddet
pratiklerini gösterebilen örnekler olmasına dikkat ettik. Çünkü Dersim Kırımı
dediğimiz şey tek biçimli bir şiddet değil; mağaraya sığınanların yakılması ya
da bombalanması, dere yataklarında toplu infaz, kapalı alanlarda diri diri
yakma, sürgün, çocukların alınması, köy yakma gibi birbirine eklemlenen farklı
şiddet boyutlarını içeriyor. Üçüncüsü de coğrafi ve toplumsal çeşitliliği
mümkün olduğunca göstermek istedik. Çünkü Dersim’i yekpare bir alan gibi
düşünmek yanıltıcı olur.
Dersim
38’i kitabınızda 37-38 olarak değil de, kronoloji olarak 1921’den başlatıp
1947’ye kadar getiriyorsunuz. Bunun sebebi nedir?
Çünkü bazı yerlerde Tertele adı verilen 1938’i biz tek başına bir “hadise”
olarak görmüyoruz. O, daha geniş bir tarihsel ve siyasal sürecin doruk noktası.
Kitabın kronolojisinin 1921’den başlaması tesadüf değil. Koçgiri Harekâtı’ndan
Şeyh Sait’e, Ağrı-Zilan’dan Dersim içindeki daha erken askerî harekâtlara, Şark
Islahat Planı’ndan 1934 İskân Kanunu’na, 1935 Tunceli Vilayet Kanunu’ndan
1936’da kurulan Dördüncü Umumi Müfettişlik’e kadar uzanan çizgi, bize şunu
gösteriyor: 1937-38, Ankara merkezli yeni devletin patlak veren bir isyana
karşı anlık tepkisi değil; hazırlıkları önceden yapılmış, hukuki ve idari
zemini oluşturulmuş bir planın doruk noktası.
1947’ye kadar uzatmamızın nedeni de bu sürecin 1938’le bitmemesi. 1947
affına kadar geri dönüşün engellenmesi, bu arada Dersim’de devam eden kapsamlı
“yasak mıntıka” uygulamaları ve bir bütün olarak kültürel, toplumsal dokunun
parçalanması süreci devam etti. Yani biz 1937-38’i yalnızca “Dersim Katliamı”
veya bu bağlamda “Dersim ’38 Olayı” olarak değil, 1935-1947 arasına yayılan
daha geniş Dersim Kırımı sürecinin doruk noktası olarak değerlendiriyoruz. Biz
öncesi ve sonrasıyla onun bir devlet aklı ve devlet pratiği olarak anlaşılması
gerektiğini düşünüyoruz. Bu yaklaşım demokratikleşme ve yüzleşme açısından da
önemli. Çünkü bugünün Türkiye’sinde geçmişle hesaplaşmanın önündeki en büyük
engellerden biri, şiddeti istisnaileştirmektir.
Esasen 1938 yazında yaşananları yalnızca askerî bir harekât olarak
tanımlamak mümkün değil. Orada olan şey, kadın, çocuk ve yaşlıların da hedef
alındığı, kapalı alanlarda diri diri yakma ve mağara imhasını da içeren ve
nihayet sürgünle tamamlanan bir yok etme ve dönüştürme süreciydi. Bunu anlamak,
bugünkü etik, hukuki ve siyasi değerlendirmeler için de temel önemde.
Dersim
38’i başlatan neydi?
Bizce Dersim 38’i başlatan şey kesinlikle bir “isyan” değildi; onu başlatan
şey 1935’ten itibaren açık bir biçimde görülen, devletin askeri, idari ve
sosyokültürel boyutlarıyla çok kapsamlı planıydı. Elbette bölgede devletin
derinlemesine nüfuzuna ve bunun için kullanılan şiddete dayalı askeri
uygulamalarına karşı direnç ve yer yer nefsi müdafaa amaçlı direnişler vardı.
Kitabın girişinde bunu net biçimde vurguluyoruz: 1937 baharında çıktığı iddia
edilen “isyan”, aslında önceden hazırlanmış askerî ve idari planların üstünü
örten bir “resmî bir anlatı” işlevi görüyor.
Sahadaki tanıklıklar da bunu çok güçlü biçimde doğruluyor. 1938’den önce
hummalı bir şekilde gerçekleştirilen karakol, kışla ve askeri operasyon amaçlı
yol yapımında yerel halkın çalışması, askerlere erzak ve hatta barınma
konusunda sunulan katkı ve yaygın şekilde silahların teslim edilmesinin
ardından, dönemin resmi diliyle “muti” (itaat eden) olsun olmasın tüm kesimlere
yönelik gerçekleştirilen büyük sivil katliamları ve sürgünler bunu gösteriyor.
Bu tür anlatılar, “devlet isyana tepki verdi” anlatısını tersine çeviriyor:
Önce askeri nüfuz, sonra toplumsal-dini yapının deformasyonu veya tasfiyesi,
sonra silahsızlandırma, ardından toplu şiddet. Yani burada belirleyici olan
şey, modern devletin merkez dışı, inanç ve dil bakımından farklı, toplumsal
yapısı parçalanmamış bir bölgeyi sınırsız şiddet yoluyla dönüştürme kararıdır.
Tertele’yi başlatan şeyin “isyan” değil, bir devlet projesi olduğunu
söylemek, sadece tarihsel doğruluk meselesi değil; bugün yüzleşme ve onarıcı
adalet açısından da hayati. Çünkü ancak o zaman sorumluluk meselesi netleşir.
En
korkunç olan 38 yazında ne yaşandı?
1938 yazı, sürecin en yoğun, en vahşi ve en açık imha aşamasıdır. Özellikle
Temmuz ve Ağustos 1938’de Erzincan merkezli Üçüncü Ordu’nun “askeri manevra”
adıyla gerçekleştirilen “dahili harp” sırasında, sivilleri hedef alan toplu
katliamların, köy yakmaların ve sürgünlerin yoğunlaştığı “tarama” harekatı bir
yok ediş veya dönemin hakim diliyle söyleyecek olursak “kökten halletme”
operasyonudur. Bir önceki yıl kısmen operasyon dışında kalmış aşiretler ile
bölgeler ve hatta evlerini orduya açmış ya da komutanlarla iyi ilişkiler kurmuş
elit bireyler ve aileler bile bu aşamada şiddetin dışında kalmadı. Bu da bize
hedefin belirli bir “asi grup” değil, bütün bir toplumsal ve kültürel doku
olduğunu gösteriyor.
Tanıklıklar bu tabloyu çok daha çıplak hale getiriyor. Örneğin Axpar
(Akpınar) vakasına dair anlatıda önce erkeklerin süngülenerek ya da kurşuna
dizilerek öldürüldüğünü, sonra köyde kalan kadınlar, çocuklar ve yaşlıların bir
konağın odasına doldurulup yakıldığını, el bombaları atıldığını, kapalı alanda
kimsenin sağ kalmaması için dışarıdan da ateş edildiğini öğreniyoruz. Aynı anlatıda,
iki çocuğun bacaya saklanarak kurtulduğu, bunlardan birinin daha sonra
Dersimliler tarafından keçi postuna sarılarak yaşatılmaya çalışıldığı, ama
saklandıkları Ali Boğazı’ndaki mağaralarda ele geçirildikleri anlatılıyor. Bu
anlatı, 1938 yazı askeri operasyonlarının tam anlamıyla “kaçacak yer bırakmama”
amacı taşıyan bir şiddet mantığıyla yürütüldüğünü gösteriyor.
Esasen 1938 yazında yaşananları yalnızca askerî bir harekât olarak
tanımlamak mümkün değil. Orada olan şey, kadın, çocuk ve yaşlıların da hedef
alındığı, kapalı alanlarda diri diri yakma ve mağara imhasını da içeren ve
nihayet sürgünle tamamlanan bir yok etme ve dönüştürme süreciydi. Bunu anlamak,
bugünkü etik, hukuki ve siyasi değerlendirmeler için de temel önemde.
Kitapta
“Velev ki isyan” altbaşlığınız var. Genel inanışa bu altbaşlıkla ne söylemek
istediniz?
Bu altbaşlıkla aslında basit, ama çok önemli bir şeyi söylüyoruz: Velev ki
isyan olmuş olsun, bu, sivillere yönelik kitlesel şiddeti ve koca bir bölgeyi
yaşanmaz hale getirme operasyonlarını meşrulaştırmaz. Tartışmanın on yıllardır
“isyan var mıydı, yok muydu?” sorusuna sıkıştırılmasına itiraz ediyoruz. Çünkü
bu sıkıştırma, hem resmî söylemin işine geliyor hem de bazen karşı tarafta
romantize edilmiş bir “direniş destanı” anlatısına kapı aralıyor. Oysa bizim
için asıl mesele, uygulanan şiddetin kapsamı ve niteliği. Eğer bir yerde
kadınlar, çocuklar ve yaşlılar topluca öldürülüyor, çocuklara el konuluyor,
köyler yakılıyor ve insanlar dilleriyle, kültürleriyle bağları kopacak şekilde
sürgüne gönderiliyorsa, artık tartışma bir “asayiş operasyonu” ya da “isyan bastırma”
tartışması olmaktan çıkar. Bu doğrudan hukuki ve siyasal bir meseledir.
Ancak bugüne kadar yayınlanmış tanıklıklar bize şunu açıkça gösteriyor:
Neredeyse her ailede bir kayıp, her yerleşimde bir kırılma var. Ayrıca sürgün,
bölünmüş aileler, farklı köylere savrulmuş kardeşler ve yıllar sonra memlekete
dönüş hikâyesine uzanan parçalı bir hayat anlatıyor. Bunlar bize Tertele’nin
yalnızca ölüm ve sürgün bilançosunu değil, aynı zamanda hafıza, aidiyet, dil ve
akrabalık bağlarının parçalanması anlamına geldiğini de gösteriyor.
Agos
2026-04-26Kürtler, Ermeni Soykırımı ve tarihsel sorumluluğun dağıtımı
2026-04-26İhsan Nuri Paşa'dan Refik Hilmi'ye tarihi mektup
2026-04-2423,5’ta hafıza, yas ve umut üzerine bir buluşma
2026-04-24Ahırdaki piyano
2026-04-13Barış İçin yanan mumlar
2026-04-10“Koltuk altında saklı haç!”
2026-04-01Süryaniler Akitu Bayramı'nın 6776’ncısını kutluyor
2026-03-26Âlim Çoktu Bilim Neden Yoktu?
2026-03-16Elma kokusunun ölüme dönüştüğü gün
2026-03-11Yan yana ama yalnız: TOKİ’lerde çözülen komşuluk ve sosyal hayat
2026-02-25“Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar”
2025-02-11Kürd Milleti Yaklaşık Bir Asırlık Büyük Bir Çınarını Kaybetti
2026-02-11Mafya dizilerinde Alevi deyişlerinin gaspı
2026-02-08Mesele birkaç “sapık” kişi değil daha fazlası
2026-01-27100 yaşındaki Holokost tanığı: İnsanlıktan çıkarıldık
2026-01-12Fas’ta bulunan fosiller insanlığın kökenine dair ezberleri bozdu
2026-01-04Hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber
2025-12-31‘Faşizmden çok sıkıldım’
2025-12-29“Kaçakçı” mı denir onlara…
2025-12-25Tribünlerde antifaşist hat