

2026-04-24
Fethiye
Çetin
"İçim
parçalandı, kitaplarıyla, piyanolarıyla, kiliseleriyle koca bir kültür yok
edilmiş, Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları Kale ve Tepe mahallelerinde her
şey yıkılmış, bütün izler yok edilmiş, yeni evler ve binalar yıkımın üzerinde kurulmuştu."
Anneannemi
Gebze’de toprağa verdik, son günlerini geçirdiği Zehra teyzemin evine geldik.
Gece geç saatlere kadar taziye için gelen giden eksik olmadı. Herkes
çekildikten sonra biz bize sohbet ediyorduk ki Zehra teyzemin görümcesi Methiye
abla bir ara konuyu Zehra teyzemle eşi Aydın Ağabey’in evliliğine getirdi;
“biliyor musun annem bu evliliğe karşı çıkmıştı, engellemek için elinden geleni
yaptı ama engelleyemedi” dedi. İlk defa duyuyordum, merak ettim nedenini
sordum.
Şöyle
anlattı: “Biz Maden’de sizinkilerle yakın komşuyduk. Ağabeyimin gönlü Zehra’ya
düşmüş, evlenmek istiyordu, Zehra da onu seviyordu. Babam Zehra’nın gelini
olmasını çok arzu ediyordu ama annem, ben oğlumun onunla evlenmesine razı
değilim, onun ‘soyu bozuk’ diye karşı çıkıyordu. Sonunda annemin değil babamın
istediği oldu, Zehra bizim eve gelin geldi.
Gel zaman
git zaman beni de Çermikli Hacı’ya verdiler. Hacı’nın annesi de senin anneannen
gibi çocukken alınmış, Müslümanlaştırılmış bir Ermeni kızıydı. Yani annem
oğluna “soyu bozuk” gelin istemezken kızını da “soyu bozuk” bir oğlana verdi.
Zaten bizim oralarda “soyu bozuk” olmayan da pek yoktur” dedi, yüzüne acı bir
gülümseme yayıldı.
Ah benim
canım anneannemi; ben bildim bileli beş vakit namazında, orucunda, seccade
üzerinde duasını eden, dürüst, adil, yardımsever, komşularının ve tanıdığı
herkesin yardımına koşan, dedemin deyimiyle “doğana beşik, ölene tabut”
anneannemi, damgalamışlardı bir kere, “soyu bozuk” diye mimlemişlerdi ve aradan
ne kadar zaman geçerse geçsin unutmuyorlardı, çocukları da mimliydi.
Sonra durdu
düşündü ve “biliyor musun, benim gelin gittiğim evin ahırında bir piyano vardı,
hiçbirimiz sormadık, bu piyano nereden geldi diye, sonra biz Çermik’ten
ayrıldık, o piyano ne oldu bilmiyorum” dedi.
Bu sözler
üzerine dikkatimiz, “soyu bozuk”tan ahırdaki piyanoya yöneldi. Sahi piyano
neden ahırdaydı, ahırın bir köşesine saklayıp çürümeye terk ettiklerine göre,
piyanonun sahibi değillerdi, o halde sahipleri kimlerdi, piyanoyu kimler
kullanmıştı ve onlara ne olmuştu? Piyano bu ahıra nasıl gelmişti? Ya da bu evin
sahiplerine ait ise onlar neredeydi?
Biz bu
soruları sorar üzerinde düşünürken Mediha Hala köşesinden sohbete katıldı ve
şunları söyledi: “Önce erkekleri, sonra kadınları Düden’deki dipsiz kuyuya
attıklarında Müslüman ahalinin hemen hepsi, kadını, çocuğu, erkeğiyle
Ermenilerin evlerine girmiş neleri var neleri yoksa talan etmişler. Kap, kacak,
yatak yorgan ne varsa artık, bu piyano da onlardandır bence” dedi.
Sonra
anneannemin Çermik’te Ermenilere ait başka piyanolar hakkında anlattıklarını
hatırladım.
Ortama ağır
bir utanç ve hüzün bulutu çökmüş, bakışlarımız yerdeki halıya sabitlenmişti,
birbirimizin yüzüne bakamıyorduk.
Düden ve Çocuklar
Çermikli
Mehmet Bakır telefonumu bulup beni aradığında, dedesinin de 1915’te alınıp
Müslümanlaştırılan çocuklardan biri olduğunu ve Çermik hamam başında Habab’lı
kafileden alındığını anlattı, yani onun dedesiyle benim anneannem aynı
köydenmiş.
Çermik’te
buluştuk, Mehmet bizi 1915 öncesinde Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı
mahallelere götürdü. Bir yerde durdu ve “burada bir kilise varmış, yıkmışlar,
kilisenin kalıntısını da yıllar sonra tamamen yıkıp temizledikleri sırada
kilisenin bacasının ayakta kalmış kısmının içinden yüzlerce kitap çıkmıştı. Ermeniler
bu kitapları bacaya saklamış, üstünü de kapatmışlar” dedi, devam etti:
“Bacaya
kepçeyi vurduklarında kitaplar sokağa dağıldı, o kadar çok kitap vardı ki,
buralar tümüyle kitapla kaplandı. Çoluk çocuk kitapları yırtıp sayfalarını
sobada yakmak üzere evlerimize götürdük, bir kısım sayfaları rüzgâr uzağa
götürdü, sonuçta yüzlerce kitaptan geriye bir şey kalmadı” dedi.
İçim
parçalandı, kitaplarıyla, piyanolarıyla, kiliseleriyle koca bir kültür yok
edilmiş, Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları Kale ve Tepe mahallelerinde her
şey yıkılmış, bütün izler yok edilmiş, yeni evler ve binalar yıkımın üzerinde
kurulmuştu.
1915 öncesi
Çermik nüfusunun %35’ini oluşturan Ermeniler, tehcir denilen ölüm yolculuğuna
çıkarılmamış, Çermik’le Çüngüş arasındaki Düden denilen dipsiz kuyuya atılarak
yok edilmişlerdi. Düden’e canlı canlı ya da süngülenerek atılanlar Çermik,
Çüngüş ve o yörenin bütün Ermenileriydi.
Mehmet’in
de içinde olduğu küçük bir grup olarak daha sonra Düden’e gittik. Yolda ve
özellikle oraya vardığımızda duyduğum acıyı anlatabilmem mümkün değil.
Düdenin
görüntüsü uzaktan bile ürkütücü. Çevresine göre çukurda kalan bu volkanik
çukur, derin bir yarık, derine inen devasa bir mağara ağzı gibi.
Yarığın
bulunduğu arazinin üç tarafı boş ama biraz yüksekte kalan tarafına, yarığın
yaklaşık 100 metre ilerisine kocaman bir bina yapılmış.
İnanılır
gibi değil, bu koca bina çevre köylerin bütün öğrencilerinin taşındığı bir
ilköğretim okulu!...
Okulun
bahçesinde oynayan çocuklar, bizi görünce koşarak yanımıza geldiler, yarığın
ağzına kadar indiler ve inmeden ellerine büyükçe kaya parçaları aldılar, bize
bu yarık hakkında bildiklerini anlatmak için birbirleriyle yarışıyorlardı.
“Ermenileri buraya atmışlar!” diye mağara ağzını gösteriyor, ellerindeki kaya
parçalarını yarıktan aşağıya atıyor, sesini dinlememizi istiyorlardı, tarihi
bölgelerde turistlere bilgi vermek için birbirleriyle yarışan çocuklar gibi…
Ermenileri
Güllü Ağa ve adamlarının bu dipsiz kuyuya attıklarını söylediler. Kimdir bu
Güllü Ağa diye sorduğumuzda, “çok zengin bir adamdır. Ermenilerin bütün
altınlarını almış” diye cevap verdiler.
Düden’in
başında hissettiğim acı katmerlenerek büyüyordu.
Bütün bu
yaşananların çocuklar üzerindeki etkilerini düşündüm sonra. Bu işin uzmanı
değilim ama en azından bu bilgilerin çocuklarda, “güçlüler güçsüzleri kuyulara
atarlar, yok ederler, altınlarına el koyarlar, kimse de hesap sormaz” algısını
güçlendirdiğini söyleyebilirim.
Koca bir
medeniyete, koca bir halka vahşi ve vicdansız yöntemlerle kıydıkları
yetmiyormuş gibi yeni yetişen çocuklara, bu şiddetin ve vahşetin mekânının yanı
başında “eğitim” adı altında cezasızlığı ve adaletsizliği öğretiyorlar, bu
eğitim sisteminden yarar umuyorlar.
Ne acıdır
ki kurdukları sisteminin korkunç sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Şiddetin
sisteme içkin yapısal bir sorun olduğunu kabul ederek adım atın ve bari
çocuklara kıymayın efendiler.
Soykırım
kurbanlarının anısına saygıyla.
Agos
2026-04-2423,5’ta hafıza, yas ve umut üzerine bir buluşma
2026-04-13Barış İçin yanan mumlar
2026-04-10“Koltuk altında saklı haç!”
2026-04-01Süryaniler Akitu Bayramı'nın 6776’ncısını kutluyor
2026-03-26Âlim Çoktu Bilim Neden Yoktu?
2026-03-16Elma kokusunun ölüme dönüştüğü gün
2026-03-11Yan yana ama yalnız: TOKİ’lerde çözülen komşuluk ve sosyal hayat
2026-02-25“Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar”
2025-02-11Kürd Milleti Yaklaşık Bir Asırlık Büyük Bir Çınarını Kaybetti
2026-02-11Mafya dizilerinde Alevi deyişlerinin gaspı
2026-02-08Mesele birkaç “sapık” kişi değil daha fazlası
2026-01-27100 yaşındaki Holokost tanığı: İnsanlıktan çıkarıldık
2026-01-12Fas’ta bulunan fosiller insanlığın kökenine dair ezberleri bozdu
2026-01-04Hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber
2025-12-31‘Faşizmden çok sıkıldım’
2025-12-29“Kaçakçı” mı denir onlara…
2025-12-25Tribünlerde antifaşist hat
2025-12-22Asrın Felaketinden Asrın İnşasına: Sorumluluktan Kaçış
2025-12-20Sekiz gün boyunca yanan umut…
2025-12-19Akrabamı Arıyorum