

2026-05-26
Nevzad Mahmud
Bitmek bilmeyen bu yol, Germiyanlı yegâne sağ kalan Hasan ile Halepçeli Ali
Arif'in Irak'ın güneyindeki ıssız ve ürkütücü çöllere yaptığı eşi benzeri
görülmemiş, yürek burkan yolculuğuna tanıklık ediyor. Bu, 38 yıl aradan sonra,
Baas rejiminin vahşetinin ve o korkunç mirasının bugüne dek ayakta kalan en
bariz kanıtı olan o kaleye bir mesaj ulaştırma yolculuğu. Mesaj, iç rahatlatıcı
ve kısa bir cümleden ibaret: "Baba, Acac'ın sonunu kendi gözlerimle
gördüm."
Bağdat ile Semawe arasındaki Beledruz yakınlarına varana kadar, Ali'nin
otobüsün penceresinden dışarı bakarken ne kadar acı bir hatıraya daldığını
anlamamıştım. Şöyle anlattı:
"Tam burada, susuzluktan takati kesilen küçük bir Halepçeli kızın
ağlaması üzerine otobüsümüz durdu. Kız dört yaşındaydı, adı Bahar Fahreddin'di.
Bir yudum su istiyordu. Subay ona 'Aşağı gel de sana su vereyim' dedi. Ancak
kısa bir süre sonra subay, küçük kız olmadan otobüse geri döndü ve şoföre
hareket etmesini söyledi. O ıssız yol kenarında o zavallı çocuğa ne yaptığını
kimse bilemedi! Onu öldürdü mü, yoksa köpekler ve vahşi hayvanlar parçalasın
diye canlı canlı orada mı bıraktı!"
Baas'ın ölüm fabrikası, Kürdistan'daki her evi yürek yakan bir hikayenin
durağına çevirdi ve bu acı, bitkin yüzlerde dalga dalga okunuyor. Bu uçsuz
bucaksız, dikenli ve kurak coğrafyada ıslaklık namına tek şey sadece
kafilemizin gözlerinde görülüyor. Burası Irak'ın Arap nüfuslu güneyi, ancak
hala bu topraklarda gömülü olanların çoğunluğunu Kürtler oluşturuyor!
Tüm ailesini kaybeden, Enfal'den sağ kurtulan tek kişi olan Hasan Ali Hacı,
8 yaşındaki çocuğunu da yanında getirmiş: "Babasının, ninesinin, amcasının
ve halalarının ne kadar büyük bir trajedi ve zillet içinde can verdiklerini
görmesini istiyorum."
Akşam karanlığı çökerken kafile Semawe şehrine ulaştı ve bu yorucu
yolculuğun ardından dinlenmek üzere Mehdi Mahallesi'ndeki bir Hüseyniye'de
konakladı. Çünkü ölüm kalesine (Nugra Salman Hapishanesi'ne) varmak için
önlerinde hala iki saatten fazla bir yol vardı. Kurban yakınlarından Dara
Aziz'in, onları karşılamaya gelen Semawe Valisi'ne yönelik acılı talebi oldukça
dikkat çekiciydi: "Lütfen çiftçilerinize söyleyin, o bölgeyi tarım için
sürmesinler. Orası tamamen bizim insanlarımızın kemikleriyle dolu ve onların
kemikleri üzerinde hiçbir şey yeşermez!"
Güney Kürdistan'ın farklı bölgelerinden gelen yaklaşık 300 kurban yakını ve
Enfal mağduru, bir an önce yola koyulabilmek için yüreklerinde büyük bir
hasretle gecenin geçmesini bekliyordu.
Sürgün
ve Kum Fırtınası
Nisan 1988'in başlarında, Irak'ın eski iktidarı Baas rejimi, bir ulusu
kendi topraklarında, kendi vatanında yok etmeyi amaçlayan kanlı ve korkunç bir
süreci uygulamaya koydu ve bu sürece "Enfal" adını verdi. 180 bin
sivil ve masum Kürt'ün hayatı, yirminci yüzyılın Yahudi Soykırımı'ndan sonra
gördüğü bu en vahşi katliamın kurbanı oldu.
Bu kitlesel kıyım makinesi, buraya çok daha korkunç bir başlangıç yaparak ulaşmıştı.
Çünkü sadece bir ay önce Ali Arif'in memleketi Halepçe kimyasal gazlarla yerle
bir edilmiş, 5 binden fazla insan şehit olmuş ve binlercesi yollara düşmüştü.
İşte Ali de, 17 yaşındayken hardal ve siyanür gazının etkilerini vücudunda
kısmen taşıyarak ailesiyle birlikte bu uçsuz bucaksız çöllere sürgün
edilenlerden biriydi.
Dilşad Ahmed, Kelar yakınlarındaki "Kuri Çaya" köyündendi. Bu
köyden 56 kişi Enfal'de kaybedilmişti ve Allah'tan başka hiç kimse, onların
toplu mezarlarını geride mi bıraktık, yoksa hala önümüzde bir yerlerde mi,
bilmiyor. Dilşad ayağa kalktı ve yol arkadaşlarına dönerek şöyle dedi:
"Bir hafta önce Acac belası bu kederli yüreklerimizin yakasından düştü
(öldü), ancak Cuma hutbesinde tek bir din adamının bile çıkıp halka gerçekte neler
yaşandığını anlattığını duymadım!"
Dilşad, iyi bir Kürt olarak kalmak istiyor ve Kürtlüğünün hikayesine
yürekten bağlı; bu yüzden insanlardan, gelecek yolculuklarda tıpkı kendisi gibi
çocuklarını da yanlarında getirmelerini istedi. Böylece yeni nesiller kendi
kökleri üzerinde yeşerebilecekti. Sonra yumuşak bir ses tonuyla sordu:
"Komşumuz Hama Ali Amca'nın burada nasıl can verdiğini biliyor
musunuz?" Yüreği parçalanmış bir halde arabanın camının perdesini araladı,
gözlerini dışarıya dikerek şöyle dedi:
"Enfal sırasında kızlarından biri kaybolmuştu ve bu Nugra Salman'da
hep onu bulmayı bekliyordu. İçinde yanan bir ateş vardı; bir gün çaresizce,
'Acaba şimdi hangi Arabın elinde esirdir?' diye mırıldandı. O hasretle bir gece
Nugra Salman'da hayata gözlerini yumdu. Hama Ali Amca'nın poşusunu bir köpeğin
önünde düşmüş halde gördüm!"
Nugra Salman'a yarım saat kala arabalar toprak bir yola girerek Tel Şeyh
bölgesine yöneldi. Burası, o sonsuz çölün bir parçasıydı ve içinde hem kazılıp
açılmış hem de hala Irak'ın o umursamaz devletinin bir adım atmasını bekleyen
çok sayıda toplu mezar barındırıyordu.
Tel Şeyh'in o uzun yolu, kendi köylerinden zorla askeri kamyonlara
bindirilip ölüm çukurlarına götürülen binlerce Kürdün hayattaki son
güzergahıydı. İşaretler, bunların daha yoldayken ailelerinden ayrılıp kurşuna
dizilen ve toprağın altına gömülen Kürt gençleri olduğunu gösteriyordu.
Güney Kürdistan'ın en son sınır noktasından, Enfal toplu mezarlarının en
yoğun bulunduğu Semave vilayetindeki Tel Şeyh çölüne kadar tam 715 kilometre
var. Yol boyunca gökyüzü ve çöl kumundan başka hiçbir şey görünmüyor.
Suad Faris'in ağlayışı ve feryadı, o kurak ovayı ve masmavi gökyüzünü
kaplamış durumda. Avucundaki o bir avuç toprağa bakıp da içi titremeyecek kimse
var mıdır? Kendi kendime soruyorum: Bu kadın neden saydığı her isimle birlikte,
o yara gibi açılmış çukurdan yüzüne doğru yeni bir avuç toprak kaldırıyor? 15
isim ve 15 avuç toprak... Bunlar kız kardeşleri ve yeğenleriydi; hepsinden
geriye sadece bir meçhul kaldı. Bu topraklar, Kürt anne ve babaların
dudaklarından en çok öpücük alan yerdir! Neden biliyor musunuz? Çünkü onlar
kayıp mezarların peşinde pervanedirler ve bir damla teselli bulabilmek için her
yeri öpmeye mecburdurlar.
Tarih boyunca Kürtler yurtlarından hiç bu kadar uzağa savrulmamıştı! Başka
bir kadının üzerine kapandığı o toplu mezar; iş makineleriyle 17 metre
uzunluğunda, beş metre genişliğinde ve bir metre derinliğinde kazılmıştı. 30
metre ilerisinde ise 2019 yılında açılan ve içinden Enfal'de katledilmiş 172 kadın
ve çocuğun kalıntılarının çıkarıldığı başka bir mezar daha var.
Fakat Bahtiyar Rauf bana orada yaklaşık 80 toplu mezarın daha bulunduğunu
söyledi. Geçtiğimiz yıl açılan bir mezardan 154 buçuk ceset kalıntısı çıkmış!
Şaşkınlıkla soruyorum: "Buçuk mu!?" O da sadece birkaç kemiğin
bulunduğunu, diğer yarısının bulunamadığını söylüyor ve ekliyor: "Onlar o
zamandan beri Bağdat Adli Tıp Kurumu'nda ve kimlik tespitleri bir türlü
sonuçlandırılamıyor. Bağdatlı yetkililer de 'Bunların kimlik tespiti yapılmadan
başka mezar açmayacağız, çünkü başka kemikleri koyacak yerimiz yok'
diyorlar."
Bahtiyar'ın kendisi de Süleymaniye'nin Kelar ilçesine bağlı Küçük Tileko
köyünden. (Aslında Kerkük vilayetine bağlıydı, ancak Baas rejimi Kerkük'ü
Araplaştırmak için orayı Süleymaniye'ye bağladı). Bahtiyar Rauf'un 28 yakın
akrabası Enfal'de kurban gitmiş: "Bu mezarlar açılmalı ve ait oldukları
topraklara geri götürülmeliler. Çünkü onlar bu çölün yabancılığına, bu gurbete
dayanamazlar."
Eğer Irak'taki Kürt toplu mezarlarının coğrafi dağılım haritasına
bakarsanız, Baas'ın Kürtlere karşı uyguladığı vahşeti daha iyi anlarsınız.
Bugüne kadar Semawe, Necef, Selahaddin gibi bölgelerin çöllerinde toplu
mezarlarda kemikler bulundu. Şimdi bir düşünün; Kürt kurbanların yakınları,
sökülüp atılmış köklerinin peşinde Irak'ın bu kurak, çorak ve dikenli
topraklarını sürekli arşınlamak zorundalar.
Ölüm kalesinin o uğursuz silüeti ufukta belirir belirmez, 73 yaşındaki
Ahmed Hama Salih'in 6 Nisan 2012'de bana anlattığı yere bir an önce ulaşmak
istedim. Ölümün, Acac'ın o solgun ve korkmuş yüzünü görmekten mahrum bıraktığı
bu adama, hikayemde "Çölün Mezarcısı" adını vermiştim. Çünkü o, açlık
ve susuzluktan ölen 50 çocuğun bedenini, köpeklerin gözlerinden saklayıp kendi
elleriyle toprağa vermişti.
Konuşurken nasıl da yerinde duramadığı hala hatırımda. Öfkeden yüzü
kıpkırmızı kesilmişti; paketinden bir sigara çıkardı ve bir kibritle yakıp
şöyle dedi:
"Bizi sinema ve soytarılık niyetine götürdüler. Bir kadını dışarı
çıkarıp 'Hadi şu adamı kucakla, sırtına al' diyorlardı. Sonra bir adamı getirip
'Bu kadını sırtına al' diyorlardı. Ey Allah'ım, sen şahitsin ki o insanlara
neler çektirdiler. Kim buna razı olmazsa, keyiflerince, ölesiye
dövüyorlardı."
Nugra Salman, tıpkı Nazilerin Yahudiler için kurduğu toplama kampları gibi,
Kürt insanının içinde eritilip yok edildiği bir fabrikaydı. O geniş salonların
içinde, devletsiz ve kimsesiz bir ulusun yakın tarihinin çığlıklarını
duyuyorum. Bu çölde, vicdansızların ahlaksızlıklarına karşı onurunu korumak
için elinden hiçbir şey gelmeyen insanın o çöküş gürültüsünü duyuyorum.
Ali Muhammed'i görüyorum; bana babasının kablolarla dövüldüğü yeri
gösteriyor. Rızgar Şemzin önümde yürüyor ve beni Acac Ahmed Hardan Tikriti'nin
narin ve güzel Kürt kızlarını seçip ayırdığı yere götürüyor. Kimin peşine
takılsam, beni bir yasa, bir yıkıma, çürümüş bir cesedin anısına ve bir ölüme
götürüyor.
Ancak Amine Muhammed Ahmed'de gördüğüm acı, öyle kolayca dinleyebileceğiniz
türden bir şey değildi. Zavallı kadın, Nugra Salman'daki salonlardan birinin
sütunu dibinde dövünüyor, 38 yıl önce tam da o noktada açlıktan ölen kız ve
erkek çocuğuyla konuşuyordu: "Ah yavrum, yemin ederim o köpek Acac bu
koluma kabloyla vurdu, kolumu kırdı ve cenazelerinizin peşinden gelmeme izin
vermedi. Ah yavrum, o zavallı, o boynu bükük ölümünüze nasıl da içim
yanıyor."
Burası adeta mahşer günü gibi... Hangi köşenin hikayesine baksam, çaresiz
annelerin göğüslerinde bir feryat koparıyor! Tam o sırada Ali Arif telaşla
yanıma gelip, "Gel, seni Halepçelilerin koğuşuna götüreyim" dedi.
Baasçıların, Halepçelilerin ana koğuşunun duvarına ne yazdığını biliyor
musunuz? Bıçak sırtından daha keskin bir yazıyla şöyle yazılmıştı: "Herkes
Başkanı Seviyor". Sonra biraz ilerisinde şu yazıyordu: "Baas,
nesillerin okuludur." Ali'nin erkek kardeşi hayatının son anlarında can
çekişip başını annesinin kucağına koyduğunda, bu sloganlar, tek ortak noktaları
başkandan nefret etmek olan o sevdiklerin ölümüyle alay ediyordu!
Nugra Salman'da geçerli olan kurallar, her şeyi dönüp dolaşıp ölüme
götürüyordu. Tüm umut ışıklarını umutsuzluğun içinde boğuyordu. "Bir gün
tam bu noktada 17 ceset üst üste yığılmıştı; yarısı Halepçeli, diğer yarısı
Germiyanlıydı ve onları alıp toprağa gömecek kimse yoktu." Ali bana
cesetlerin üst üste yığıldığı yeri gösterirken, Semave Kaymakamı Teklif
Kamil'in Fazıla Muhammed'i araması dikkatimi çekti. Fazıla'nın o kalede
yaşadıkları kelimelerle tarif edilemez.
- Yeme
içme durumunuz nasıldı?
Günde kuru bir somun ekmek ve bir bardak kirli su.
- Peki,
rütbesi Acac'dan düşük olan askerlerin size muamelesi nasıldı?
Çok azı iyiydi, ancak çoğunluğu tıpkı onun gibi davranıyordu.
-
Duyduğuma göre Kazım ve Casım'ı (Acac'ın emrindeki iki acımasız subay)
soruşturuyormuşsun? Bir şey öğrenebildin mi?
Salman'dan tanıdık biri bana Kazım ve Casım'ın çok pis bir hastalıktan
öldüklerini söyledi.
Ardından Salman Kaymakamı Fazıla'ya; Kürdistan halkına, Irak ve Kürdistan
hükümetlerine bir mesajı olduğunu söyledi: "Üniversite ve enstitü
öğrencileri buraya getirilmeli. Baas ve Saddam Hüseyin'in Irak'ı hakkında
burada uygulamalı bir ders almalılar. Kürdistan Hükümeti de bunu yapmalı; çünkü
bu kale çok iyi bir öğretmendir."
Yolculuğun tarihi 22 Mayıs 2026, günlerden Cuma. Hocalardan biri
katılımcılara Cuma hutbesi verdi ve eninde sonunda tüm zulümlerin Allah'ın
adaletine teslim olacağını özlü bir şekilde hatırlattı. Orada kılınan cemaat
namazı, sadece Acac'ın perişan edilmesine yönelik bir şükür secdesi değil; aynı
zamanda Kur'an-ı Kerim'den bir sure adı olan bu katliam sürecinin ("Enfal")
ismine de bir cevap niteliğindeydi.
Salih Fatih ve Germiyanlı iki genci, kalenin dışındaki mezarlık alanından
dönerken gördüm; ellerinde naylon bir torba vardı. Yanlarına varana kadar içim
rahat etmedi. "İki saattir orada neyle meşguldünüz, öğrenebilir
miyim?" diye sordum. Salih gençlerden birine torbanın ağzını açıp bana
göstermesini söyledi: "Komşumuz olan bir adamın kıyafetlerini mezarının
olduğu yerde buldum."
-
Mezarının nerede olduğunu nasıl bildin?
Kendi ellerimle ben defnetmiştim onu.
- Ama bu
bir fistan (dişdaşe)!
Evet, onu Nugra Salman'a getirdikleri gün üzerinde fistanı vardı. Yaşlı bir
adamdı, o fistanıyla öldü.
- Neden
öldü?
Acac... Acac üç kez dizlerini karnına vurduktan sonra... öldü.
Artık veda vakti. Onlarca yolculuğa yetecek kadar daha hikâye kaldı geride.
Görünen o ki, Ali Arif'in "Bağı Mir" mahallesinden 800 kilometreden
fazla, Hasan'ın o kalbi kırık köyünden ise 715 kilometre uzakta olan bu ıssız
ve çorak çöl, isteseniz de istemeseniz de güçlü bir mıknatıs gibi gelecekteki
kafileleri de kendine çekecektir. Çünkü o kafileleri bu kanlı tarihin kurbanı
yapan tek bir gerekçe vardı: O da sadece "Kürt olmaları..."
Rudaw
2026-05-23Kendi Trajedisine Sıra Gelmeyen Bir Mektup
2026-05-04Babamın mirası
2026-05-03Velev ki isyan
2026-04-26Kürtler, Ermeni Soykırımı ve tarihsel sorumluluğun dağıtımı
2026-04-26İhsan Nuri Paşa'dan Refik Hilmi'ye tarihi mektup
2026-04-2423,5’ta hafıza, yas ve umut üzerine bir buluşma
2026-04-24Ahırdaki piyano
2026-04-13Barış İçin yanan mumlar
2026-04-10“Koltuk altında saklı haç!”
2026-04-01Süryaniler Akitu Bayramı'nın 6776’ncısını kutluyor
2026-03-26Âlim Çoktu Bilim Neden Yoktu?
2026-03-16Elma kokusunun ölüme dönüştüğü gün
2026-03-11Yan yana ama yalnız: TOKİ’lerde çözülen komşuluk ve sosyal hayat
2026-02-25“Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar”
2025-02-11Kürd Milleti Yaklaşık Bir Asırlık Büyük Bir Çınarını Kaybetti
2026-02-11Mafya dizilerinde Alevi deyişlerinin gaspı
2026-02-08Mesele birkaç “sapık” kişi değil daha fazlası
2026-01-27100 yaşındaki Holokost tanığı: İnsanlıktan çıkarıldık
2026-01-12Fas’ta bulunan fosiller insanlığın kökenine dair ezberleri bozdu
2026-01-04Hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber