

2026-07-09
“Memlekette mumsöndü alemi”
Milliyet’in savcılığı göklere çıkaran haberciliği bir yalanla bitiyor: Kızılbaşlar kadın, erkek bir arada çıplak oturmanın ayin gereğinden olduğunu söylemişlerdir
Ali Duran Topuz
Milliyet gazetesi 9 Şubat 1931 günü aynı haberi yine aynı şekilde iç sayfadan verirken, Vakit’ten (ve sonraki bölümlerde değineceğimiz Cumhuriyet’ten) farklı olarak iki sütuna atılmış bir başlık altında sunuyor. Yer iki sütun ama metin tek sütunla veren Cumhuriyet’teki haberden kısa. İki sütun başlığın sebebi habere verilen önem değil, “etkileyici sunum” arayışının, yani okurun duygularını avlamanın kendilerine hayli zekice görünmüş olan bir yolunu keşfetmeleri. İlk cümlesi Cumhuriyet’teki haberle hemen hemen aynı, tek fark “geçen Çarşamba günü” lafının olması.
BAŞLIK CİNLİĞİ, AHLAKİ KUŞATMA
Milliyet’in “fark”ı haberinde değil, başlığında: En üstte kapital yazılmış “Memlekette” yazısı var, bu aslında yakın zamanda “yurt haber” adını alan bir tür disiplin başlığı, memleket haberleri veriyor yani.
Fakat klişe başlık hemen ana başlığın üstüne epey bir bilerek getirilmiş, zaten başlığın iki sütuna yayılması da bu şeytani zekanın kendi kendisini kutlaması olmuş, MEMLEKETTE / “Mum söndü âlemi!” Memleket ne hallerde der gibi. Üst başlık burada coğrafi bir sınıflandırma olmaktan çıkarak ahlaki bir çerçeveye dönüşüyor, yani köylülerin fiili kuşatmasını gazete “ahlaki kuşatma” olarak tekrar ediyor; sözde Edirne’de olan biten anlatılır gibi yapılarak okur, “memleketin içine düştüğü hal” konusunda duygulanmaya davet ediliyor.
“ÖLENLER” VARMIŞ!
Altında “alt başlık” da “ikinci başlık” da diyebileceğimiz ünlem kaynayan ifadeler var: “Kızılbaşlar hadise çıkardılar.. Ölenler var!” Başlıktaki heyecan üç ünlem ve “iki nokta peş peşe”yle kendisini gösteriyor zaten, ama bu da yetmemiş olacak ki “ölenler”den bahsediyor. Dikkati çekip duyguları yükseltmenin yollarından biri abartıysa diğeri de muğlaklık. Fiil çoğul kullanılıyor ama haberi okurken anlıyoruz ki ölen aslında bir kişi; gerçekler değil peşine düşülen duygulardır önemli olan şiarı yine iş başında.
Mum söndü lafının başlığa taşınması bugün için şaşırtıcı gelebilir ama “Kızılbaş”ın doğrudan ensest anlamında ve bol bol kullanıldığı dönem gazeteleri düşünülünce hiç tuhaf görünmez. Kaldı ki o yıl, Musahipzade Celal’in “Mum Söndü” isimli piyesinin Darülbedayi’de oynanmaya başlandığı yıldır 1931, yani sorun sadece “medyanın dili” ve zihniyetinde değil, döneme hakim olan ideolojik atmosferin açık ve kararlı, daha da önemlisi planlı Alevi düşmanlığının kendisindedir.
İSİM ÇOK, KARIŞIKLIK DAHA ÇOK
Haberin ilk paragrafı tek cümle; Vakit’in ilk cümlesinin kenar süsleri yapılmış versiyonu. Kenar süsleri, isimlerin yer alması, fakat isimler birbirine karışıyor, kim kimin evinde toplanıyor, kim kimin oğlu filan anlamak pek mümkün değil: “… Mustafa, Murtaza, Ali dede Ali Abdullah ve Kadir Alinin Hasan oğlu Mustafanın evinde toplanarak…” Kızılbaş ayini yapmışlar.
Arada geçen “dede” lafı birinin sıfatı mı yoksa ismin bir parçası mı anlamak imkansız, “Ali dede Ali Abdullah” tek kişi mi, yoksa Ali dede ile Ali Abdullah ayrı ayrı kişiler mi yoksa Ali dede, Ali ve Abdullah diye mi ayırmalı, yoksa dede de bir isim mi, bilemeyiz. Araya giren “ve”den sonrası da Allahlık! “Kadir Alinin Hasan oğlu Mustafanın evinde…” Hasan Oğlu Mustafa’nın evinde toplanıldığına göre “Kadir Ali” de ayrı bir kişi, herhalde.
İsimlere, imlaya yönelik özensizlik dönemin gazetelerinde ortak bir yön, özellikle Kızılbaşlık gibi ezber kirli lafların öne çıktığı haberlerde neredeyse kural gibi. Bugün de gözlediğimiz kural: Önemli olan gerçekler, maddi vakalar değil, duygular, gerisini koyver gitsin.
Hem Kızılbaşlar için o kadar zahmete ne gerek var?
KÖY HALKININ NAZARI DİKKATİ
İkinci paragrafın ilk cümlesi Vakit’e göre daha “bilgilendirici” gibi: “Kızılbaşların toplanışı köy halkının nazarı dikkatini celbetmiş…” Hangi köy halkı burada da yok, sadece “toplanış”a dikkat etmişler; aynı köydeki “köy halkı” ise nispeten anlaşılır ama başka köylerden geldilerse işler bambaşka bir boyuta bürünür, ne var ki gazete bize bunu söylemiyor, derdi başka.
Aynı köy “halkı” ise Kızılbaşların o halktan sayılmadığı burada da cümlenin alt anlamlarından biri, başka bir köyden gelmişlerse şayet Vakit’teki “köylü” ideolojisi burada da iş başında demektir. Her durumda “Kızılbaşlar”a bir yer, bir idari topografya atfedilmediğine işaret ederek “kuşatma”ya dönelim. Vakit’te olmayan bilgilerden biri: Kuşatma gece vakti olmuş.
“DERHAL ATEŞ” NE DEMEK?
Kızılbaşlar burada da çok “his”li ve telaşlı, “içlerinden Mustafa” ateş ediyor, gerisi malum. Fakat Mustafa “derhal” ateş ediyor. “Derhal” ateş edildiğinin yazılması bize kuşatanlara dair muammanın çözülmesini değilse de aralanmasını sağlayabilir: Hissedince nereye ateş edersiniz? Havaya? Hissinizin sizi yönelttiği yere? Gördüğünüz bir yere? Havaya ateş biraz güvenlik profesyoneli olmayı gerektirir, acemilerin yapacağı işlerden değildir pek.
Biri ölüp ikisi yaralandığına göre “his”lerine göre değil, gördüğüne göre ateş etmiş olmalı. Zaten “yasak” bir iş yapan bir grubun bir de ateş ederek kendisini daha mücrim duruma düşürmesi pek makul bir şey değil. “Başka köyden kadınlar” gelmiş olsa bile ayin halkı o köyün halkı; “kuşatmacı köylü”nün nereli olduğunu bilmiyorsak da ayin ehli biliyordur muhakkak. Kendi köyünden üç beş kişinin ya da beş on kişinin etrafta olduğunu hissetmeleri telaşlanmaya yeter, ateş etmeye yetmez. “Derhal ateş” için telaştan çok korku gerekir, korku için de korkutucu şeyler. Kendi köylülerinden ateş edecek kadar korktuklarını düşünmek imkansız değil ama zor. Kuşatmacılar başka köydense ve ateş ediliyorsa, başka türlü baş edilemeyecek kadar kalabalık ya da teçhizatlı olmalılar. Her halükarda ateş etmeye yol açacak kadar korkutucu bir kuşatma olmalı. “Derhal” dediğine göre, muhtemel ki kalabalığın hareket halinde görüldüğü bir “an”dan söz ediyor.
SAVCIYA SELAM, İFTİRAYA DEVAM!
Son cümle Vakit’te hiç yer almayan şeyler içeriyor. Öncelikle savcılığın devrede olduğunu söylüyor, ama ne söyleyiş: “Hadiseye yetişen müddeiumumi işe vaziyet etmiş…”
Yetişen derken? Ateş edip bir kişiyi öldüren, iki kişiyi yaralayan “Kızılbaşlar” varken, kolluktan önce savcı mı geldi acaba? Yoksa kolluk zaten oralarda, savcı da zaten yolda mıydı? Belki de gazete sadece müddeiumumiye şirin görünmek için böyle bir cümle uydurdu? Köy halkının “nazarı dikkatini” celp eden şey kolluğun ve savcının zaten iş üstünde olması mıydı?
Bunları bilemeyiz, birini seçsek kanıtlayamayız elbette ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şayet toplanmış meraklı bir “kuşatma” ehli ahali söz konusuysa, silah da konuştuysa, kolluk olmadan işin durulması, hele ki haberlerde “mücrim” olarak işaretlenen Kızılbaşlar bir kişiyi öldürmüşse, hiç mümkün değil. Kuşatmacılar aynı köyden olsa, ölüm ve yaralamalardan sonra onların da silaha sarılması kuvvetle muhtemel olurdu; belki de başka köyden oldukları için kaçıp gittiler sonra da kolluk, savcı filan geldi… Bilemiyoruz çünkü “bilgi” verilmiyor, duygu pompalanıyor.
İFTİRA DELİLİ OLARAK SAYILAR
Savcı yalakalığıyla başlayan paragrafın misenformasyon dolu cümlesi, “on beşi kadın olmak üzere 31 kişinin derdest” edildiği bilgisini vererek bitiyor. Sayıya dikkat: Dönemin birçok “ayine baskın” haberinde olduğu gibi burada da “kadın erkek sayılarını” eşit ya da eşite yakın biçimde verme şablonu iş başında. Şablonun davet ettiği fikir açık:
Grup seksi yapıyorlar, o yüzden bir erkeğe en az bir kadın düşüyor. Yani sayılar gerçeği nakletecek biçimde değil belli bir cinsel tahayyülü sunacak biçimde kullanılıyor; mesele retorik boyutu da aşıyor, karalayıcı temsilin matematiğine dönüşüyor.
Bu haberdeki artık kişi, fazlalık kişi ise muhtemelen “dede” olarak düşünülüyor ki ilk cümlede beş erkek ismi sıralanırken birinin “dede” peşinden dede yazılması bu sebepleydi muhtemelen.
İMA YETMEZ, AÇIK YALAN GEREKLİ!
Fakat işler her zaman ima ile ihsas ile alt anlam üretimiyle yürümüyor, yasal ve yargısal destekli düşmanca yayıncılık, habercilerin nefretine eşlik eden şehevi fantazileri doğrudan doğruya kamuoyuna boca etmeye de izin veriyor. Sonradan gelen cümle “Kızılbaşlar isticvap edilirken (sorguya çekilirken)” diye başlıyor ve aşağılık bir yalanla bitiyor: “… kadın, erkek bir arada çıplak oturmanın ayin iktizasından (gereğinden) olduğunu söylemişlerdir.”
Nasıl, hem sapık, hem küstah değil mi? Hem grup seksi yapıyorlar hem de bunu gururla söylüyorlar! Burada, saldırgan nefret söyleminin sık başvurduğu hilelerden biri var: isnat edilen davranışın doğrudan mağdurların ağzından doğrulanmış gibi sunulması, yani uydurulması.
Devam edeceğim, daha Cumuhriyet var, Divanı Harp var…
Numedya24
YAŞAM
2026-07-09Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamına ait fotoğraflar ortaya çıktı
2026-07-08Edirne 1931, Alevifobi tarihinden bir kesit: 3
2026-07-07Edirne 1931, Alevifobi tarihinden kesit -2
2026-07-01Edirne 1931, Alevifobi tarihinden kesit -1
2026-06-29“İdarenin Aslanını Vurdum İşte”
2026-06-26Barış: Silahların Susmasından Daha Fazlası
2026-06-24Amedspor’un Anlattığı
2026-06-18Sırma apoletli isyan: Hazar kıyısındaki Kürt sufiler
2026-06-18Şeqlawa’dan Siirt’e adı gibi bir Şêr: Adday
2026-06-15Bazı cümleler insanı uyutmamalı
2026-05-26Bahar Fahreddin'in hikayesini biliyor musunuz?
2026-05-23Kendi Trajedisine Sıra Gelmeyen Bir Mektup
2026-05-04Babamın mirası
2026-05-03Velev ki isyan
2026-04-26Kürtler, Ermeni Soykırımı ve tarihsel sorumluluğun dağıtımı
2026-04-26İhsan Nuri Paşa'dan Refik Hilmi'ye tarihi mektup
2026-04-2423,5’ta hafıza, yas ve umut üzerine bir buluşma
2026-04-24Ahırdaki piyano
2026-04-13Barış İçin yanan mumlar
2026-04-10“Koltuk altında saklı haç!”