Türkçe | Kurdî    yazarlar
Gladyatör arenasında adalet aramak

2026-07-13

Narin Güran dosyası ve dijital delilik

Bu yargısız infazın ve hukuksuzluğun insan ruhunda açtığı yaraların ne denli derin olduğunu, 12 Temmuz 2026 tarihinde Ankara Ulus’ta katıldığım basın açıklamasında bir kez daha, en acı şekliyle tecrübe ettim.

Levent Mazılıgüney

Toplumların tarihlerinde öyle dönüm noktaları vardır ki, o anlarda hukukun, vicdanın ve insanlığın nasıl bir sınamadan geçtiğini tüm çıplaklığıyla görürsünüz. Vicdanımızı derinden kanatan, hepimizin ruhunda silinmez yaralar açan Narin Güran’ın vahşice katledilişi, maalesef sadece masum bir çocuğun hayattan koparılışı olarak kalmadı. Bu acı olay, medyanın sınır tanımaz etik dışı tavırları, kamuoyunun adeta kan görmek isteyen bir gladyatör arenası refleksine bürünmesi ve kurumların bir an evvel toplumsal baskıyı üzerlerinden savmak adına kurban arayışına girmesiyle devasa bir hukuk garabetine dönüştü. Narin’in acısını layıkıyla yaşamamıza dahi izin verilmeden, tüm bu akıl tutulmasının neticesinde bir ailenin haksız yere linç edilişine, baştan suçlu ilan edilip peşinen infaz edilişine şahitlik ettik.

Adaletin tesisi, intikam duygusuyla veya tribünlerin tezahüratıyla sağlanamaz. Ancak bugün geldiğimiz noktada, gerçeğin ortaya çıkarılmasından ziyade, toplumun “suçlu” talebini doyurmaya yönelik, hukukun temel prensiplerinin rafa kaldırıldığı bir süreç izliyoruz.

Olayın Gelişimi ve Çığırından Çıkan Yargılama Süreci

Sürecin en başına dönelim. Narin Güran’ın kaybolduğu o ilk günden itibaren, soruşturmanın gizliliği ilkesi ayaklar altına alındı. Dosyada ne olup bittiğini bilmeyen, hukuki ve teknik yeterliliği tartışmalı kişiler ekranları işgal etti. Her akşam televizyon kanallarında kurulan “sözde mahkemelerde”, henüz deliller toplanmadan, ifadeler alınmadan senaryolar yazıldı ve bu senaryolar üzerinden hükümler verildi. Soruşturma makamları, maddi hakikati iğneyle kuyu kazar gibi aramak yerine, medyanın ve sosyal medyanın yarattığı bu devasa basıncın altında ezilmemek için aceleci adımlar attı.

Yargılama aşamasına geçildiğinde ise mahkeme salonları, adaletin tecelli edeceği kutsal mekanlar olmaktan çıkıp, kamuoyunun öfkesini dindirmek için tasarlanmış birer tiyatro sahnesine dönüştürüldü. Toplum adeta bir Roma gladyatör arenasında toplanmış, başparmaklarını aşağıya çevirerek kurbanların parçalanmasını izleyen kalabalıklar gibi kan talep ediyordu. Bu atmosferde masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı ve lekelenmeme hakkı gibi evrensel hukuk ilkeleri, reyting uğruna ve sosyal medya etkileşimleri için feda edildi. Kurumlar, soruşturmayı derinleştirip gerçek failleri ve olayın ardındaki karanlık noktaları aydınlatmak yerine, ellerindeki en zayıf hedeflere yönelerek “olayı çözdük” mesajı verme kolaycılığına kaçtılar. Bu süreç, haksız yere suçlanan bir ailenin telafisi imkansız mağduriyetler yaşamasına neden oldu.

Ulus Meydanı’ndaki Gözyaşları: Remziye Annenin Feryadı

Bu yargısız infazın ve hukuksuzluğun insan ruhunda açtığı yaraların ne denli derin olduğunu, 12 Temmuz 2026 tarihinde Ankara Ulus’ta katıldığım basın açıklamasında bir kez daha, en acı şekliyle tecrübe ettim. Meydanda toplanan kalabalığa hukukun üstünlüğünü, adil yargılanmanın gerekliliğini anlattığım kısa konuşmamın ardından yaşananlar, bu davanın sadece dosyalardan ve duruşma tutanaklarından ibaret olmadığını tüm çıplaklığıyla yüzüme çarptı.

Orada, evlat acısıyla yüreği kavrulmuş, üzerine bir de haksız suçlamaların ve toplumsal lincin ağırlığı bindirilmiş Remziye anne vardı. Yanına gidip, ona duyduğum saygının ve acısına olan ortaklığımın bir nişanesi olarak elini öptüm. O an, o titreyen ellerden yayılan çaresizliği kelimelerle tarif etmem mümkün değil. Remziye annenin o güne dek içine attığı, biriktirdiği tüm acı, devasa bir feryat olarak Ulus Meydanı’nda yankılandı. Bir annenin, torunu katledilmiş ve evladı haksız yere zindana atılmış olmasının dayanılmaz acısına, adaletsizliğin ve haksızlığın verdiği isyanın karıştığı o feryat, aslında tüm bu çürümüş sisteme atılmış bir çığlıktı.

Bu ağır yüke dayanamayan Remziye anne, o feryatların ardından fenalaşarak sandalyeye yığıldı ve sağlık ekiplerinin ilk müdahalesi sonrasında ambulansla apar topar hastaneye kaldırıldı. Bir annenin hastane sedyesindeki o çaresiz görüntüsü, reyting uğruna insan hayatıyla oynayan medyanın ve baskı altında ezilen yargı sisteminin ortak eseridir. Bu tablodan vicdanı sızlamayan hiç kimse, adaletten ve insanlıktan bahsedemez.

“Vicdani Delil” Yanılgısı ve Dijital Delilik Çılgınlığı

Ceza muhakemesi hukukumuzda, hakimin kararını verirken bağlı olduğu en temel ilkelerden biri delilleri serbestçe takdir etmesidir. Ancak bu “delil serbestisi” ve “vicdani kanaat”, hakimin keyfi olarak, hisleriyle veya toplumsal baskıyla karar verebileceği anlamına gelmez. Vicdani kanaat, ancak ve ancak hukuka uygun olarak elde edilmiş, duruşmada ortaya konmuş ve tartışılmış kesin delillere dayanarak oluşturulabilir.

Bugün gelinen noktada, Narin Güran dosyasında ve benzeri birçok dosyada bu kavramların feci şekilde yanlış uygulandığını görüyoruz. Özellikle dijital deliller konusu, maddi gerçeği aydınlatacak bilimsel bir araç olmaktan tamamen çıkmış, telafisi imkansız mağduriyetler üreten bir “dijital delilik” çılgınlığına dönüşmüştür.

Ceza yargılamasının ilkelerinden biridir: Yargılamada usulünce ikame edilmeyen deliller dikkate alınamaz ve hükme esas teşkil edemez. Delilin ikamesi, sadece bir belgenin dosyaya konulması demek değildir; o delilin taraflara sunulması, sanık ve müdafileri tarafından incelenmesi, bilimsel olarak çürütülme imkanının tanınması, yani “denetlenmesi” demektir. Denetlenemeyen, mahiyeti anlaşılamayan, gizemli bir kara kutu gibi dosyaya sunulan verilerle adalet sağlanamaz.

“Daraltılmış Baz” Uydurması ve Bilimsel Sınama İhtiyacı

Bu dosya özelinde daha önceki çalışmalarımda da sıkça gündeme getirdiğim, değerli meslektaşım T. Koray Peksayar ile kaleme aldığımız uzman görüşünde bütün teknik detaylarıyla anlattığımız “daraltılmış baz” meselesi, bu dijital delilik çağının en tehlikeli uydurmalarından biridir.

Sinyal bilgilerinin (HTS/CDR verileri) hücresel ağ yapısı içinde nasıl çalıştığı, baz istasyonlarının kapsama alanlarının coğrafi engeller, hava muhalefeti, ağ yoğunluğu ve cihazın teknik kapasitesi gibi sayısız değişkene bağlı olduğu mühendislik biliminin gerçeklerindendir. Hele ki kırsal bir alanda, bir köy yerleşiminde, santimetre veya oda bazında yer tespiti yapılabileceğini iddia etmek, bilim kurgudan öteye geçemez. “Daraltılmış baz” denilen bu veri seti, denetlenmemiş, varsayımlara dayalı ve bilimsel geçerliliği olmayan bir illüzyondur.

Bir insanın hayatını, özgürlüğünü ve itibarını, böylesine manipülasyona açık ve teknik olarak ispatlanması imkansız bir “uydurmaya” bağlamak hukuken cinayettir.

Bu verilerin bir uydurma olup olmadığını anlamak aslında son derece basittir ve yapılması gereken bellidir: Mahkeme, bu sözde veriyi kullanarak sanıkların veya şüphelilerin köy içinde oda oda nerede olduklarını tespit ettiğini iddia eden kolluk görevlilerini ve teknik personeli alacak, yargılamanın taraflarıyla birlikte o köye götürecektir. Olay günündeki şartlar simüle edilecek, adım adım aynı cihazlarla aynı işlemler yapılacak ve aynı sonuçların nasıl elde edildiği uygulamalı olarak, tarafların ve bağımsız uzmanların gözü önünde denetlenecektir. Bilim, sınanabilirlik ve tekrarlanabilirlik demektir. Test edemediğiniz, tekrarlayamadığınız ve bağımsız uzmanlarca doğrulayamadığınız hiçbir veri, ceza yargılamasında “şüpheden sanık yararlanır” ilkesini bertaraf edecek kesin bir delil olamaz.

Kurumların Sorumluluğu ve Siyasete Düşen Vebal

Tüm bu süreçte en büyük yarayı, adalete olan güven almaktadır. Siyasetin güdümünde, konjonktüre göre karar veren veya siyasetin doğrudan ya da dolaylı müdahalesine açık bir yargı istemiyoruz. Hukukun üstünlüğüne inanan bir hukukçu olarak benim görevim, siyasete yargısal süreçleri nasıl yöneteceğini söylemek değil; ancak ve ancak bu adaletsizliklere göz yummanın, yargıyı bir toplumsal mühendislik aracı olarak kullanmanın tarihi ve vicdani vebalini onlara hatırlatmaktır. Siyaset kurumu, adaletin terazisiyle oynandığında, o terazinin bir gün herkesi yanlış tartacağını bilmek zorundadır.

Anayasa Mahkemesi’ne Çağrı

Bugün Narin Güran dosyası, taşıdığı tüm bu devasa hukuksuzluklar, usul hataları, dijital hezeyanlar ve masumiyet karinesi ihlalleriyle birlikte Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) önündedir. Buradan en yüksek perdeden AYM üyelerine sesleniyorum ve bir çağrı yapıyorum:

Sayın yargıçlar; böylesine ağır temel hak ihlallerini barındıran, denetlenmemiş ve bilimsel dayanaktan yoksun dijital uydurmalarla insanların hayatlarının karartıldığı bir dava dosyası önünüzde dururken rahat uyuyamazsınız, uyumamalısınız. Torununu toprağa vermiş, evladını haksız bir cezayla zindana göndermiş Remziye annenin o meydandaki feryadı, sizlerin de kulaklarında yankılanmalıdır.

Eğer bu dosyada yapılan fahiş hukuki hatalar iç hukuk yollarımızda, en üst merci olan Anayasa Mahkemesi çatısı altında çözülmezse; bu davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gitmesi ve oradan çok ağır bir ihlal kararıyla geri dönmesi kaçınılmazdır. Böyle bir sonuç, sadece dosyaya bakan hakimlerin değil, tüm Türk yargı sisteminin ve hukuk camiamızın alnına çalınmış kara bir leke, silinmez bir utanç olacaktır. Kendi vatandaşının hakkını kendi ülkesinde koruyamayan, adil yargılanma hakkını tesis edemeyen bir hukuk sisteminin bağımsızlığından ve tarafsızlığından söz edilemez.

Unutulmamalıdır ve zihinlere kazınmalıdır ki; bir tek kişinin dahi hukuken güvende olmadığı, adaletin kişilere, kurumlara veya medyanın atacağı manşetlere göre şekillendiği bir ülkede, hiç kimse güvende olamaz. Bugün başkasının yandığı o gladyatör arenası ateşinin, yarın kimleri içine çekeceğini kimse bilemez. Adalet ve hürriyet, herkes için, hemen şimdi!

Serbestiyet

YAŞAM