Türkçe | Kurdî    yazarlar
Ziya Gökalp'in Yeni Şubesi ve Tarihin En Kapkara Şakası

2026-07-26

Bahattin Turan

Gelelim şu meşhur İmralı mesajlarına... Öcalan geçtiğimiz günlerde heyet üzerinden kamuoyuna bir "ses verdi". İçinde öyle laflar var ki, insan okurken gülsem mi ağlasam mı bilemiyor. Gelin şu siyasi stand-up gösterisini biraz deşelim.

Yine o dillerden düşmeyen, etle tırnak gibi "asla ayrılamayan Kürt-Türk kardeşliği" sahnede. Ama bu "kardeşliğin" pratikteki meali genelde şöyledir: "Kardeşiz tabii! Ama dilini isteme, kimliğini sorma, tarihini filan hiç karıştırma... Hatta mümkünse adını da bir kenara bırak. Ha, bir de bu kardeşliği sakın sorgulama, masalın büyüsü kaçar!"

Öcalan bunu bilmiyor mu? Yılların kurdu, bilmez mi hiç! Ama kendi halkına ufacık bir kültürel hakkı bile lüks gören birinden bir ulus için gelecek inşa etmesini beklemek... Ne bileyim, bir erkekten hamile kalıp çocuk doğurmasını beklemek gibi bir şey. Biyolojik olarak imkansız, siyasi olarak trajikomik.

Toksik Eski Sevgili Sendromu

Bir de şu efsanevi replik var: "Kürt'ten Türk'ü ayırırsan ne Türk kalır ne de Kürt."

Bunu o kadar çok duyduk ki, insanın aklına ister istemez şu deli soru düşüyor: Yahu madem birbirimizden ayrılınca ikimiz de buharlaşıp yok oluyoruz, neden taraflardan biri kendi anadilinde eğitim isteyince anında kıyamet kopuyor? Demek ki ayrılınca yok oluyoruz ama eşit olunca da birilerinin midesine kramplar giriyor.

Bu mantık, bildiğiniz o meşhur toksik eski sevgili tribi değil de nedir? "Senden ayrı yaşayamam bebeğim, ama sen de kendin gibi davranamazsın!" Gerçek kardeşlik, iki tarafın da kendi adıyla, sanıyla ve diliyle masada oturabildiği yerde başlar. Yoksa "Sen bana ne kadar benzersen, o kadar kardeşiz" demek, kardeşlikten ziyade bayağı hukuki bir "velayet" davasına benziyor. Biz ne ara birbirimiz olmadan nefes alamaz hale geldik de, biri sürekli diğerine aslında kim olduğunu ispatlamak zorunda bırakılıyor?

Tarihin Bize Yaptığı En Kapkara Şaka

Günün sonunda; yıllarca en sert şekilde eleştirdiğin, uğruna dağları devirdiğin fikirlerin durağına gelip park ediyorsun ve bunu millete "Yepyeni bir paradigma buldum!" diye satıyorsun. İşte tarihin en kapkara mizahı budur.

Düşünsenize; Ziya Gökalp'in o meşhur ulus anlayışı en başından beri tıkır tıkır işlemiş olsaydı, bugün "Kürt sorunu" diye bir şeyden zaten bahsetmeyecektik. Çünkü ortada konuşacak bir Kürt kalmayacaktı! Şimdi bu projeyi alıp "çözüm" diye ambalajlamak, tarihle kavga etmek falan değil; düpedüz tarihi hiç okumamaktır. Evi yakan adamı değil de, kibriti icat edeni itfaiye kahramanı ilan etmek gibi tuhaf bir kafa bu.

Yola "asimilasyona hayır!" sloganlarıyla çıkıp, günün sonunda asimilasyonu meşrulaştıran edebi bir dile savrulmak... Şaka gibi ama hiç komik değil.

Bir ulus; adıyla, diliyle ve benliğiyle yaşarsa var olur. Bunu "ikincil, önemsiz bir detay" gibi göstermek, o ulusu güçlendirmez; sadece zamanla kibarca ve görünmez bir şekilde silinmesini sağlar. Tarih bazen gerçekten çok acımasızdır. Ama yaptığın o devasa hatayı millete "İleriye gidiyoruz arkadaşlar!" diye alkışlatmak, emin olun tarihten bile daha acımasızdır.

Yaşasın Onuncu Köy ve Kapanış Komedisi

Her ne anlatırsanız anlatın, şurası çok net: Kürt ulusunun o eski sarsılmaz güveni artık çoktan mazi oldu. Bundan sonra peşinizden sadece kendi siyasi fikrini cebinde taşımaya üşenenler, düşünme işini başkasına ihale edenler gelmeye devam edecek. Ama şunu unutmamak lazım; bütün sürünün tek bir yoldan gidiyor olması, o yolun doğru olduğunu ya da uçuruma çıkmadığını göstermez.

"Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, yaşasın onuncu köy!" diye çok sevdiğim bir laf vardır. Lafı noktalamadan önce şunu da hatırlatmak isterim: Sağda solda insanlara itibar suikastı düzenleyerek, başkalarını karalayarak kendi itibarınızı parlatamazsınız.

Size bir sır vereyim mi? Gerçi pek sır da sayılmaz ama... Etrafta hâlâ sizin gibi sığ düşünen, bu kadar çelişkiyi görmezden gelip "eli kalem tutan" binlerce sözde aydının dolanması, bu coğrafyanın bize sunduğu bambaşka, kapkara bir komedidir.

MAKALELER