Türkçe | Kurdî    yazarlar
Herkes Biliyordu

2026-08-02

Ali Polat

Gabriel García Márquez, Kırmızı Pazartesi romanında alışılmış anlatıyı tersine çevirir. Daha ilk satırlarda okura hikâyenin sonunu söyler. Çünkü onun asıl meselesi cinayet değil, herkesin olacağını bildiği bir felaketin neden engellenemediğidir. Kasabada neredeyse herkes Santiago Nasar’ın öldürüleceğini bilir. Katiller bile bunu gizlemez. Ama herkes, bir başkasının müdahale edeceğini düşünür. Sonunda cinayet yalnızca iki kişinin bıçağıyla değil, bütün kasabanın sessizliğiyle gerçekleşir.

Sabahat Tuncel’in son açıklamalarını dinlerken aklıma bu anlatım tekniği geldi. Çünkü burada da tartışılması gereken sonuç değil, sonucun nasıl anlatıldığıdır.

Tuncel, “Bugün Kürtler Kürtçe konuşuyorsa bu bizim mücadelemizin kazanımıdır.” diyor. Aynı konuşmada TRT Kurdî’yi de elli yıllık mücadelenin önemli kazanımlarından biri olarak gösteriyor.

TRT Kurdî’nin açılması, devletin uzun yıllar sürdürdüğü inkâr politikalarına göre önemli bir değişimdi. Kürtlerin bunu bir kazanım olarak görmesine itirazım yok. Benim itirazım, bugün bu kurum sahiplenilirken dün yaşananların unutulmuş olmasıdır.

Çünkü TRT Şeş açıldığında aynı siyasal çizgi bu kanalı meşru bir kazanım olarak görmüyordu. TRT Şeş’te çalışan sanatçılar, program yapan aydınlar ve şarkıları bu kanalda yayınlanan isimler ağır ithamlarla karşı karşıya bırakıldı. Rojin, Nilüfer Akbal ve daha birçok sanatçı yalnızca TRT Şeş’te yer aldıkları için hedef gösterildi. Bugün “kazanım” denilen kurumun dün neden reddedildiği sorusu ise cevapsız bırakılıyor.

Fakat asıl mesele TRT Kurdî değildir.

Asıl mesele, Kürtçenin tarihini tek bir siyasal mücadelenin tarihiyle özdeşleştirmektir.

Mücadele başlamadan önce de Kürdistan’da hayatın dili Kürtçeydi. İnsanlar çocuklarını Kürtçe büyütüyor, taziyelerini Kürtçe kuruyor, dengbêjlerini Kürtçe dinliyor, gündelik hayatlarını Kürtçe yaşıyordu. Kürtçe, herhangi bir hareketin ortaya çıkardığı bir dil değil; bu toplumun yüzyıllardır taşıdığı doğal hafızasıydı.

Üstelik bu yalnızca konuşma diliyle sınırlı değildi. 1977’de yayımlanmaya başlayan 15 günlük Roja Welat gazetesi, dönemin ağır koşullarına rağmen otuz-kırk bin dolayında bir tiraja ulaşıyordu. Henüz silahlı çatışma süreci başlamadan önce on binlerce insanın  Kürtçe yayımlanan bir gazeteyi okuyor olması bile, Kürtçenin toplumsal gücünü göstermeye yeter.

Aynı durum siyasal alanda da görülüyordu. 1977 Diyarbakır Belediye Başkanlığı seçimlerinde, illegal olduğu için kendi adıyla siyaset yapamayan Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi’nin (TKSP) yedi kurucusundan ve Merkez Komitesi üyesi Mehdi Zana bağımsız aday olarak seçimi kazandı. Bir başka bağımsız Kürt aday ikinci olurken, CHP’nin adayı üçüncü sırada kaldı. Bu tablo, Kürtlerin kendi siyasal iradesinin ve temsil arayışının silahlı çatışma başlamadan önce de güçlü bir toplumsal karşılık bulduğunu gösteriyordu.

Asıl soru şudur:

Eğer bütün bunlar zaten vardıysa, bugün neden “Kürtler Kürtçe konuşuyorsa bu mücadelenin kazanımıdır” deniliyor?

Üstelik geçen zaman içinde yaşananlara baktığımızda, silahlı çatışmalar, boşaltılan köyler, zorunlu göçler ve kentleşme Kürtçenin doğal toplumsal zeminini de derinden etkiledi. Bunun yanında siyasal hareketin kendi pratiğinde de Türkçe baskın dil hâline geldi. Bildiriler Türkçe yazıldı. Kongreler Türkçe yürütüldü. Basın açıklamaları büyük ölçüde Türkçe yapıldı. Kürt kimliği savunulurken, siyaset dili çoğu zaman Türkçe oldu.

İşte tam burada Márquez’in romanı yeniden akla geliyor.

Bazen en büyük kayıplar bir anda yaşanmaz.

Herkesin gözünün önünde, yavaş yavaş gerçekleşir.

Herkes görür.

Herkes bilir.

Ama kimse durup, “Burada yanlış giden bir şey var.” demez.

Kürtçenin kamusal hayattaki aşınması da biraz böyledir. Onu tek başına bir kişi geriletmedi. Tek başına bir kurum da geriletmedi. Hepimiz, kimi zaman susarak, kimi zaman görmezden gelerek, kimi zaman da siyasetimizi başka bir dilde kurarak bu sürecin tanıkları olduk.

Ben bu yazıyla kimseyi mahkûm etmiyorum.

Yalnızca geçmişin bugünün siyasal ihtiyaçlarına göre yeniden anlatılmasına itiraz ediyorum.

Çünkü hiçbir siyasal hareket, bir halkın bütün tarihini kendi tarihiyle özdeşleştiremez.

Kürtlerin siyasal bilinci de, Kürtçeye bağlılığı da, Kürt basını da tek bir hareketle başlamadı. Bunların hepsi çok daha eski, çok daha köklü bir tarihsel birikimin ürünüdür.

Tarih yalnızca yaşananlardan oluşmaz; zamanla yaşananların nasıl anlatıldığı da tarihin yerini almaya başlar.

Bu yüzden hafızayı korumak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; geçmişin yeniden yazılmasına sessiz kalmamaktır.

MAKALELER