Türkçe | Kurdî    yazarlar
Madem Devlet Kimliksiz: Türkiye Kürt İlan Edilsin

2026-02-28

Kamal Soleimani

Öcalan’ın mesajı bir yalan üzerine kuruludur: vatandaşlığın ulusal kimlikle hiçbir ilgisinin olmadığı ve yalnızca devletle kurulan hukuki bir bağ olduğu iddiası. Türkiye bağlamında bu açıkça yanlıştır. Vatandaşlık anayasal olarak Türklükle özdeşleştirilmiştir. Anayasa’nın 66. maddesi, devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin “Türk” olduğunu ilan eder. Bu, sivil tarafsızlık değil; asimilasyonun hukuki temelidir.

Eğer vatandaşlık gerçekten kimlikten arınmış olsaydı, Anayasa’daki “Türk” ifadesi “Kürt” ile değiştirildiğinde hiçbir krizin doğmaması gerekirdi. Oysa böyle bir değişiklik düşünülemezdir. Bu ihtimalin dahi siyasal bir sarsıntı yaratacak olması, “kimliksiz vatandaşlık” söyleminin bir kurgu olduğunu göstermeye yeter. Kürtçe resmî dil olarak tanınmadıkça ve vatandaşlık ile Türklük arasındaki anayasal özdeşlik kaldırılmadıkça, “salt sivil vatandaşlık” iddiası ideolojik bir kamuflajdan ibarettir.

Bu noktada Marx’ın The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte’ta dile getirdiği söz anlam kazanır: tarih ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak tekrar eder. 27 Şubat 2025 tarihli mesaj, Kürtlerin ayrı devlet, federal ya da konfederal statü ve hatta idari özerklik  talebinin reddi nedeniyle birçok Kürt için trajik bir kırılmaydı. Kültürel taleplerin dahi “faşizme savrulma” olarak damgalanması, siyasal öznenin inkârı anlamına geliyordu. Ancak aynı çerçevenin bir yıl sonra açık bir Türkçü formülle — “Kürtsüz Türk olmaz, Türksüz Kürt olmaz” — yeniden dolaşıma sokulması artık trajedi değil, siyasal bir komedidir. Kürdün siyasal varlığını reddedip ardından onu Türk devletinin zorunlu unsuru ilan etmek, eşitlik değil tahakküm mantığının açık beyanıdır.

Tam da burada Öcalan'ın “Türkiyelileşme” söylemi berraklaşır. Bu söylem, İttihatçı ve Kemalist Türkleştirme çizgisinin yeni bir terminolojiyle sürdürülmesidir. Ziya Gökalp’in kültürel-siyasal Türkleştirme tahayyülü ile “Türkiyelileşme” arasındaki paralellik tesadüfi değil yapısaldır: Kürt kimliği bağımsız siyasal özne olarak değil, Türk ulusal bütünlüğü içinde eritilecek bir unsur olarak konumlandırılır.

Bu yaklaşımın tarihsel zemini Misak-ı Millî anlayışı ve “Türk olmayan Türkleşmelidir” ilkesidir. Misak-ı Millî, Araplara kendi kaderini tayin hakkı tanırken, Kürdistan’ı önsel olarak Türk mülkü ilan etmiş; Kürtlerin iradesini daha en baştan hükümsüz saymıştır. Kürdün siyasal özne değil tasarruf alanı olarak görülmesi bu paradigmanın kurucu varsayımıdır. 20. yüzyıl boyunca uygulanan inkâr, iskân ve asimilasyon politikaları; Şeyh Said ayaklanması sonrası sürgünler ve 1930’lardan itibaren yoğunlaşan güvenlikçi uygulamalar bu zihniyetin somut tezahürleridir.

Öcalan, yakalanışından sonra aynı hattı farklı bir terminolojiyle sürdürmektedir. “Türkiyelileştirme” söylemiyle Kuzey’de Kürtleri yeniden tanımlarken, diğer parçalarda da Kürtleri ideolojik olarak Misak-ı Millî ufku içine çekmektedir. “Devletsiz proje” ya da “demokratik konfederalizm” kavramları bu çerçevede Kürtlerin statü talebini aşındıran bir meşrulaştırma dili işlevi görmektedir. Bu nedenle “Türkiyeleşme”, Türkleştirme paradigmasının güncellenmiş biçimidir.

Bu süreklilik yalnızca söylem düzeyinde değil, sahada da açıkça görülmektedir. 2015’teki hendek sürecinde Kürtler, Öcalan ile devlet arasında kurulan ve “öz yönetim” olarak sunulan bir tuzağın içine sürüklenirken, sonrasında yaşanan yıkım; Afrin, Ras al-Ayn (Serêkaniyê), Kobani ve Sheikh Maqsoud’daki askerî müdahaleler ile demografik dönüşümler bu hattın kesintisizliğini ortaya koymuştur. Bu süreç, Kürtlerin siyasal statü kazanmasını engellemekle kalmamış; fiziksel varlıklarını dahi sistematik biçimde hedef almıştır. Sahadaki uygulama ile teoride savunulan “zorunlu birlik” arasında kopuş değil, doğrudan bir süreklilik vardır.

Daha da çarpıcı olan bölgesel düzeydeki müdahaledir. Türk devleti yalnızca kendi sınırları içinde değil, Suriye’de de devlet formunun etnik karakterinin korunması yönünde baskı uygulamaktadır. “Suriye Arap Cumhuriyeti” ifadesinin ısrarla muhafaza edilmesi ve anayasal düzeyde Arap kimliğinin vurgulanması, Kürt kimliğine herhangi bir kurucu statü zemini bırakmama iradesinin göstergesidir. Bu, muğlaklığı değil; dışlamayı tercih eden bilinçli bir tercihtir. Dolayısıyla mesele içeride vatandaşlık ile Türklüğü özdeşleştirmekle sınırlı değildir; dışarıda da etnik devlet formunun sertleştirilmesidir. Böyle bir tabloda “zorunlu birlik” söylemini tekrar etmek, inkâr siyasetinin bölgesel mantığına eşlik etmek anlamına gelir.

Eğer gerçekten “Türk Kürtsüz olamaz” deniyorsa, bunun Kobani’de kuşatma altında yaşayanlara, Afrin’den sürülüp sığınanlara ve defalarca yerinden edilmiş insanlara nasıl izah edileceği açıklanmalıdır. Haftalardır abluka altında bekleyenlere “birlik zorunludur” demek, siyasal teori değil, fiilî dışlamanın üzerini örten bir retoriktir.

Öcalan’ın “demokrasi anlayışı” gerçekten müzakere merkezliyse, önce etnik devlet mantığının çözülmesini hedeflemesi gerekirdi. Oysa sahadaki gerçeklik bunun tam tersini göstermektedir: teoride birlik, pratikte dışlama; sözde müzakere, fiiliyatta tasfiye. Bu çelişki derinleştikçe, ortaya çıkan çerçeve artık ciddi bir devlet işbirliği stratejisi olmaktan çıkmakta; trajedinin üzerine kurulmuş bir siyasal kara mizaha dönüşmektedir.

Dolayısıyla burada söz konusu olan basit bir taktik manevra değildir; Türkleştirme siyasetinin yeni bir terminoloji ve sofistike bir dil aracılığıyla sürdürülmesidir. Kürtlerin somut ve yakıcı gerçekliği karşısında bu söylem, bir stratejiden çok bir siyasal sofisteri gibi durmaktadır. Marx’ın ifadesiyle, ilkinde trajedi olarak yaşanan kırılma, tekrarında komediye evrilmiştir. Ancak bu komedi, tarihsel Türkleştirme siyasetinin yeni bir perdesinden ibarettir. Bu nedenle bazı Kürt çevrelerinde Öcalan’ın rolü “ideolojik işbirlikçilik” olarak tanımlanmaktadır.

Yazarın X hesabından alınmıştır

POLITIKA