

2026-02-17
ABD–Kürt ilişkisi, Kürtleri müttefikliğin dışında tutan, kırılganlıklarını ise stratejik avantaja dönüştüren bir dış politika mantığının ürünüdür. Kürt varlığı, istikrar ve barış anlarında istenmeyen bir maraz muamelesi görüyor. Cezayir Antlaşması bunun en iyi örneklerinden biridir. Kürt politika yapıcılarının ve aydınlarının Cezayir Antlaşmasından bugüne yaşanan süreci iyi okuyamadıkları gerçeği önümüzde duruyor.
M. MÜCAHİD SAĞMAN
1975’te Cezayir’de dönemin devlet başkanı Bumedyen’in ev sahipliğinde İran ve Irak devletleri Cezayir ya da diğer adıyla Şattularap Antlaşması’nı imzalanmıştı. Anlaşma, her ne kadar İran ve Irak arasındaki kırılgan ilişkileri düzeltmeye gücü yetmese de, hem İran hem de Irak halklarının bir süreliğine rahat nefes almasına imkân tanıyacaktı. Fakat Kürtler bu denklemin dışındaydı. İran lideri Pehlevi, Rojhilat Kürtlerini ülkesinin siyasi öznesi yapmak noktasında ulus kaygıları duyuyordu. Fakat Mustafa Barzani ve ailesine karşı açıkça destek vermekten de çekinmiyordu. İsrail, ABD ve İran, Barzani’yi Baas tehdidi karşısında asli bir unsur olarak destekliyordu.
Temelde Arap milliyetçiliğine dayanan Baas rejimleri Mısır’da Abdunnasır’ın inşa ettiği ruhla yoğun Arap nüfusunun olduğu topraklarda çok hızlı siyasi irade inşa etme potansiyeline sahipti. Bu durum İsrail, ABD ve bölgesel müttefikleri için ciddi bir tehlike oluşturuyordu. Önce Abdunnasır sonra Bumedyen ve diğer Baas liderleri “millileştirme” politikaları ile hem siyasal Arap aklının inşasını teorize ediyorlar hem de dönemin çift kutuplu dünyasında Rusya’nın politik alanını genişletiyorlardı. Bu durumda Baas rejimlerinin gerilemesi Doğu Akdeniz’in bir Arap denizi haline ve haliyle Rusya’nın etkin güç alanı haline gelmemesi anlamı taşıyordu. Baas rejimlerinin 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda yaşadığı motivasyon kaybı, genç Saddam’ın pervasızlığı ile kısmen yeniden toparlanmıştı.
ABD ve Kürtler arasında stratejik temas 1970’lerde Irak ve Sovyetler arasındaki sıcak ilişkinin artması ile başlamıştır denilebilir. Amerika için Kürtler hep stratejik baskı aracı kurmak adına dolaylı bir araç olarak görüldü. Cezayir Antlaşması bunun en iyi örneklerinden biridir. Halepçe ve Kürt halkına yönelik benzeri katliamlar bir anlamda motivasyonunu bu anlaşmanın yarattığı zeminden almıştır. Çünkü bu anlaşma Irak’ta Barzani’ye verilen desteğin ani ve stratejik olarak kesilmesini öngörüyordu.
İran ve ABD’nin verdikleri desteği kesmeleri Kürtleri, Saddam ve intikam duygusu ile baş başa bıraktı. ABD için araçsal ittifak olan Kürtlerin başına ne geleceği ahlaki bir kaygı ile değil stratejik çıkar olarak gözlemleniyordu. Bu durum Kissenger’ın duruma binaen söylediği: “Gizli operasyonlar misyonerlik faaliyeti değildir!” sözü ile anlam bulur. Bu söz ,Barzani ile kurulan ilişkinin bir müttefikliğe değil, Irak ve İran üzerinde kurulan dengenin devamı için bir tür pragmatik ve diplomatik sürece dayandığını gösterir.
Cezayir Antlaşması’nın Mantığı
Cezayir Antlaşması ile somutlaşan ABD–Kürt ilişkisi, Kürtleri müttefikliğin dışında tutan, kırılganlıklarını ise stratejik avantaja dönüştüren bir dış politika mantığının ürünüdür. Kriz anlarında başvurulan bir kaldıraç vazifesi gören Kürt varlığı, istikrar ve barış anlarında istenmeyen bir maraz muamelesi görüyor.
Bu durum tarihsel süreçte birkaç kez daha yaşandı. ABD’nin Irak, Türkiye, Suriye ve İran’la yapısal sorunlarının kırılgan ilişki doğurması en merkezi Kürt gücü olarak Irak Kürdistanı’ndaki organize olabilmiş yapıların merkezilik iddialarını zaman zaman arşa çıkarıp zaman zaman boşa düşürdü. Bu travmatik durum hem teorik hem de pratik açıdan politik bir “Kürt merkezsizliği”ni açığa çıkardı denilebilir.
Cezayir Antlaşması’nın Hatırlattıkları
Suriye’nin kuzeyinde yaşanan olaylar Cezayir Antlaşması sonrası ortaya çıkan duruma benziyor. Suriye merkezi hükümeti ile geçici ortak statü siyasetinin uzun süre devam etmeyeceği görülüyordu. Etken bir paydaşlık üretememek her iki taraf için de ciddi bir kayıp sayılabilir. Suriye devletinin “Arap Cumhuriyeti” vurgusu coğrafyanın getirdiği dağınık ve parçalanmış Suriye imajını toparlanmayı amaçlamış gibi görünüyor. İçerde bir varoluş kavgası verildiğini de bu isimlendirme gösteriyor ama aynı zamanda başta Kürtler olmak üzere farklı “güç” iddialarını da meşru alanın dışına itiyor. Öte yandan dışarda İsrail’in Şam’ın 10 km güneyine kadar gelmesine sahada karşılık veremese de politik bir “Arap” temsilcisi olarak güçsüz olmadığını göstermek istiyor olabilir. Körfez ülkelerinin Batı ile kurulan pragmatist ilişkilerini de kullanmak arzusunda oldukları söylenebilir. Zira bölgesel aktörler olarak İsrail ve Türkiye’nin karşısında alternatif alanlar açmak istemesi oldukça normal. Tam bu noktada Erdoğan’ın Ortadoğu’da etkin bir siyasi figür olması, Erdoğan sonrası tartışmalarının Türkiye dışında da önemli bir durum olduğu gerçeği ile bizi karşı karşıya bırakıyor. Bölgede Müslüman devlet liderlerinden herhangi birinin Erdoğan gibi siyasi oyun kurucu özelliklere sahip olmaması, bölgede Erdoğan sonrası yeni politik hamleleri açığa çıkaracaktır. Şara’nın genç olması ve sahadan gelmesi, ayrıca ABD ve İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye çalışması tıpkı Erdoğan gibi onun için bir avantaj olarak görülebilir. Lakin ülkesini post-kolonyalizm için etkin bir saha haline getirmesinin kültürel ve ekonomik sorunlarıyla yüzleşmeyi de göze alması gerekir. Zira Türkiye’nin 20 yıllık hikayesinde zaman zaman etkin siyasi hamlelerin kültürel ve ahlaki zafiyetinin ülkeye hukuki ve ekonomik travma yarattığı gerçeği önemli bir yer tutuyor.
Halep’te yaşanan olaylardan sonra en fazla konuşulan isimlerden biri Barzani oldu. Bazı analizlere göre Barzani süreçte en fazla güçlenerek çıkan isim. Buna oldukça ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Çünkü Barzani’nin güçlenmesi Şam’ın merkezileşme problemine ve İran’ın Irak’taki “Şii” yayılımına karşı desteklenmesine bağlı olduğundan oldukça kırılgan olabilir. Barzani’nin Suriye’de merkezileşmesi daha ziyade Ankara’nın sürece dahil etmeye çalıştığı bir model gibi duruyor. Çünkü Rojava modeli Türkiye Kürtlerinin politik tavrını marjinalleştiriyor. Buna sebep olan şey Rojava modelinin etkin bir askerî güç olarak sahada kazanım elde etmesi ama aynı zamanda diplomatik kıvraklığa sahip olmadığı için diyalog zemininden uzak kalmasıdır. Diğer taraftan ABD’nin stratejik araçsallaştırmasının aksine Barzani uzun yıllardır Türkiye’nin kısa ya da uzun süreli şeffaf ama kırılgan politik muhatabı olabiliyor. Haliyle Barzani ismini öne çıkaran Ankara olma ihtimali oldukça güçlü bir ihtimal. Fakat Barzani ismi özellikle Suriye’de Kürt merkezileşmesini sağlayacak kültürel arka plana sahip değil. Suriye Kürtleri ilginç şekilde 4 ülke Kürtlerinden en fazla politik bilince sahip Kürtler diyebiliriz. İran’ın Şiileştirme çabaları bugün Kürt nüfusu içinde neredeyse %30’ları sistemin politik gölgesine dahil etti denilebilir.
Irak’ta bölgesel yönetime rağmen yaşanan iç politik gerilimler ve Türkiye’de devlet aklının inşa ettiği kültürel asimilasyon Kürt halkının kendi iç dinamiklerine yabancılaşmasını ortaya çıkardı. Suriye’de ise yıllardır vatandaş kimliğine dahi sahip olmayan Kürt halkı kendi gettosunda bir yaşam mücadelesi veriyordu. Bu mücadele dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ezilenlerin iç dayanışmasının kültürel sonuçlarını doğurmuştu. 2011 öncesi Şam ve Halep’in dış mahallelerinde göçle gelmiş Kürtler hane içlerinde Arapça konuşmaya karşı bilinçli ve direngen bir karşı koyuş gösteriyorlardı. Bu durum 2011 sonrası hızlı örgütlenebilmenin önünü açmıştı ama Cezayir Antlaşması sürecinde olduğu gibi bir yanılsama ortaya çıktı. 1975’te Irak ve İran Kürtlerinin yaşadığı travmayı bugün Suriye ve Türkiye’dekiler yaşıyor.
Suriye Kürtlerinin çözüm olarak Ankara’yı görmediği aşikâr. Buna rağmen hem DEM çevresinin hem de iktidara yakın isimlerin Ankara ve Öcalan ısrarı Suriye Kürtlerinin merkezileşmesine karşı bir hamle olarak okunabilir. Bu durum birinci olarak İsrail ile Türkiye arasında Ortadoğu’daki alan savaşının da bir devamı niteliğinde. İkinci olarak Suriye’yi bir eyalet olarak gören Türk milliyetçi-muhafazakâr aklının politik hamlesi olarak görülebilir. Bu politik hamle ile Türkiye’nin devlet aklı, Şam yönetimin süreç içinde atacağı adımların Suriye Kürtleri içinde yaratacağı siyasi bloklaşmayı şimdiden Öcalan üzerinden belirli bir sınırda tutmak istiyor. Öte yandan bu politik hesap Türkiye ve Suriye Kürtleri arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında koyduğu sınırları aşan bir yakınlaşma yaratacaktır. Kültürel yakınlık ve soy bağı bu bütünleşmeyi inşa edecek bir potansiyel hala taşıyor denilebilir ama Türkiye’nin hassasiyeti ve planı bu yakınlaşmanın etkin öznesinin Türkiye Kürtleri olmasıdır. Aksi takdirde kontrolsüz bir uluslaşmanın yaratacağı etki Şam ve Ankara için çeşitli “tehlike”ler doğurabilir. Bu açıdan Öcalan ismi Ankara tarafından yıllar sonra adeta yeniden icat edildi. Barzani’den Öcalan’a geçiş İran-Irak-ABD üçgeninde ortaya çıkabilecek bir krize karşı alınmış önlem olarak okunabilir. Epstein belgeleri ile sıkışan ABD’nin İsrail’in güvenliğini bahane ederek İran’a saldırma senaryosu, Kürtlerin sahada kullanılması gibi bir durumu ABD için geçerli kılabilir. Sünni İran Kürtleri için Irak Kürdistanı önemli bir sığınak, ki olası bir savaşta her gerilim durumunda olduğu gibi daha da önem arz edecek. Bu durumda Barzani’nin güç alanını genişletmesi Türkiye açısından kontrol kaybı olarak görülebilir. Bu açıdan parçalı bir Kürdistan hem bölge devletlerinin hem de İsrail ve ABD’nin işine geliyor.
Sonuç olarak Kürt politika yapıcılarının ve aydınlarının Cezayir Antlaşmasından bugüne yaşanan süreci iyi okuyamadıkları gerçeği önümüzde duruyor. Türkiye ile İsrail arasında Fırat’ın batısından Akdeniz’in doğu sahiline kadar devam edecek mücadelede Şam yönetimi çok aktörlü bir oyun kurmak istiyor. Suud Prensi Selman’ın da artma potansiyeli taşıyan politik karizması Şam – Ankara – Tel Aviv ilişkilerini yeniden farklı şekilde dizayn edebilir. Öte yandan Selman’ın karşısında son yıllarda Barzanilerle de yakın ilişki kurmaya çalışan Birleşik Arap Emirlikleri bölgede ABD ve İsrail’in kontörlünde İran’la müzakereye kapalı ama çatışmaya istekli bir Sünnilik inşa etmek istiyor. Tüm bu veriler Türkiye’de iktidarın Ankara’yı Kürt siyasi aktörlerinin de siyasi sığınağı yapmak istediğini ortaya koyabilir. Fakat küresel ölçekte bir siyasi temsilin yolunun Ankara, Şam veya Bağdat’la kurulan iyi ilişkilerden geçtiğini söylemek yeni dünya düzeninde oldukça anlamsız duruyor. Çünkü bölgesel aktör olmaya çalışan güçlerin planları hızla değişen ve dönüşen güç dengelerinin arasında iradeleri dışında da olsa farklılaşmak zorunda. Suriye’nin ulus devleti ve diğer bölge devletleri Kürt meselesini ve diğer azınlıklarla alakalı sorunu çözmek için federatif ve post-ulusçu bir yapıya bürünmek zorunda.
Perspektif
POLITIKA
2026-02-17Çözüm komisyonu ortak raporunda ne var, ne yok?
2026-02-17Modern Türkiye’de Kürt direnişinin bastırılması
2026-02-16“Kürtler hâlâ çözüm sürecine inanıyor mu?”
2026-02-16Zazalara İlişkin Tartışmaların Kısa Tarihi
2026-02-13Ahmed Şara’yı (Colani) nasıl bilirsiniz?
2026-02-13PSK: 1925 Şêx Said Hareketi Kimlik Ve Özgürlük Mücadelesidir
2026-02-05“Siyasetçi değilsin”
2026-02-03ABD ve İsrail Kürtleri sattı mı?
2026-02-03Kürt halkı, siyasi hareketlere yol gösteriyor
2026-02-03Suriye, Türkiye ve sınır-aşan Kürt siyaseti
2026-02-02Doç. Dr. Arzu Yılmaz: Afganistan’dan Suriye’ye Sünni aksı oluşuyor
2026-02-01Konjonktürle gelen konjonktürle gitti
2026-01-30Yanlış Hesaplar
2026-01-30Rojava ve yeni bölgesel güvenlik mimarisi
2026-01-27Gazze Sonrası Dünya İle Tesellisiz Yüzleşme
2026-01-26İşimiz Zor, Ancak Artık Yanız Değiliz
2026-01-25Gerisini Siz Düşünün...
2026-01-23Şikayet vakti değil, şimdi birlik zamanı!
2026-01-23PSK Kadin Komisyonu: Kürt Halkına Yapılmakta Olan Katliamı Durdurun!
2026-01-23Siyasetçi kalmak zorunda mıyız?