Türkçe | Kurdî    yazarlar
Roj Girasun: Demirtaş bir sonraki seçimde muhtemel cumhurbaşkanı adayı

2026-02-23

Süreç başladığından beri Kürtlerde Erdoğan karşıtlığı törpülenmiş durumda

"Öcalan ve Demirtaş’ın liderlik tarzları birbirinin alternatifi olmak zorunda değil, birbirini tamamlayabilen rollere dönüşmeleri mümkün. O, Öcalan’ın da elini güçlendirebilecek bir aktör. Demirtaş’ın çıkarılmasına itiraz Erdoğan’dan, çünkü hem 7 Haziran travması var hem de sürecin nereye gideceğinden emin değil. Kürt siyasetinin bir sonraki seçimde muhtemel cumhurbaşkanı adayı Demirtaş"

TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu nihayet ‘süreç’ raporu üzerinde uzlaştı, rapor yayımlandı ve Komisyon’un misyonu da aslında nihayetlendi. Rapor üzerine tartışma muhtelif. Ancak hem hükümet cephesinin hem de Abdullah Öcalan’ın açıklamalarından sürecin gecikmeli de olsa tam da öngördükleri şekilde ilerlediğini anlıyoruz. Raporun altıncı ve yedinci bölümlerindeki ‘demokratikleşme’ adımlarının tez vakitte atılmasını bekleyen kimse de yok gördüğüm kadarıyla. İş şu anda, PKK’nın silahsızlandırılması için gereken ‘eve dönüş yasası’nın çıkartılmasına kilitlenmiş durumda.

Tüm bunlar olurken Türkiye’deki Kürt kamuoyunun nasıl bir ruh halinde olduğunu, Kürtler özelinde yaptıkları kamuoyu araştırmalarıyla tanınan Rawest’in Genel Müdürü Roj Girasun anlatsın istedim.

Roj Girasun, küçük yaşlardan itibaren Kürt siyasi hareketinin içinde yoğrulmuş ancak son dönemde özgün bir söylem geliştirmiş olması nedeniyle içinden çıktığı hareketi çok da kızdıran bir isim. Girasun’u Kürt hareketinin eleştiri hattına sokan şeylerin başında Rawest’in Selahattin Demirtaş’ın popülaritesini ölçen araştırmaları var. Rawest Mayıs 2024’te açıkladığı araştırmanın manşetini “Kürtlerin ilk sivil lideri Selahattin Demirtaş: Kürtleri birleştiriyor, Türkleri uzaklaştırmıyor” diye atmıştı. Girasun, söyleşimiz esnasında böyle söylemese de 2024’te gördükleri tepki nedeniyle son yaptıkları benzer araştırmaları kamuoyuna açıklamaktan imtina ettikleri duygusuna kapıldım.

Girasun, Demirtaş çizgisini savunurken verilerle konuşmaya özen gösteriyor. Ancak Demirtaş’ın politik hattına yakınlığı, Öcalan realitesini teslim ederek analiz yapmasına engel olmuyor. Zaten ona göre Öcalan ile Demirtaş farklı liderlik tarzlarını temsil etseler de birbirlerinin alternatifi olmak zorunda değiller. Aksine Roj Girasun, bugün devam eden ‘süreç’in başarıya ancak Öcalan ile Demirtaş’ın birbirini tamamlayan roller üstlenmesiyle ulaşabileceğine inanıyor.

Girasun’un iddialı olduğu başka bir konu daha var. Bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminde -2027 ya da 2028- Kürt siyasetinin cumhurbaşkanı adayının Selahattin Demirtaş olacağına emin. Bu öngörüsünün altında neyin yattığını tam olarak çözemedim. Belki de Demirtaş ile cezaevinde yaptığı görüşmelerden kendisine kalan izlenimdir diye bir akıl yürütmeye çalışıyorum. Zira böyle bir izlenimi olmayan birisi şu cümleyi kuramazdı herhalde: “Demirtaş cezaevinden çıktığında siyaseti bırakıp evde oturmaz.”

Kürt seçmenin Cumhuriyet Halk Partisi ile ilişkisine dair veriler üzerinden yaptığı yorumları da ilgiyle okuyacağınızı tahmin ediyorum.

“2002 Dünya Kupası’nda PKK  yönetici kadrosunun da Türk Milli Takımı’nı tuttuğuna dair anekdotlar dinledim”

-Çok genç yaştan beri kuvvetli bir aktivizm ile Kürt siyasi tartışma alanının içindesiniz. Diyarbakır-İstanbul arası mekik dokuduğunuz bir hayatınız var. Bugünü konuşmadan önce bugüne nasıl geldiğinizi sorayım. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz, nasıl bir aile içinde büyüdünüz?

Politik bir ailenin içinde doğdum. Çocukluğuma dair ilk hatıralarım evdeki ve ülkedeki siyasi gündemle iç içe. Yedi yaşındaydım; Öcalan’ın yakalanması, 1999 seçimleri, Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) barajı geçememesi, Ahmet Kaya’nın ölümü… O dönem bunlar evde en çok konuşulan konulardı. Seçim akşamı herkes televizyonun başındaydı. Ben detayları tam anlamasam da önemli şeyler yaşandığını hissediyordum. Yasaklı bir Newroz’da Diyarbakır Batıkent Meydanı’na gidilişi hatırlıyorum. Evde o günlerin gerginliği konuşulurdu.

Cizre’den Diyarbakır’a göç etmiş bir aileyiz. Babam devlet memuruydu ve göçümüzün nedeni büyük ölçüde politikti. Evde faili meçhul olaylar, gözaltılar gibi konular sık sık gündeme gelirdi. Bunlar akrabalar ve eş dost arasındaki sohbetlerin doğal başlıklarıydı. Ama sonuçta çocuktum. Siyasetten çok futbolla ilgileniyordum. Dünya Kupası albümlerini biriktirirdim. Eve her gün siyasi gündemi takip etmek için gazeteler girerdi. Ben ise o gazetelerden futbolcu fotoğraflarını kesip albüme yapıştırırdım. O gün albüm eki varsa mutlaka gazeteyi bulurdum.

2002’deki Dünya Kupası'nda Türkiye'yi tutuyordum. O dönem çatışmasızlığın olduğu bir dönemdi. Benim gördüğüm o dönem Diyarbakır'daki hava da Türk milli takımını tutan bir havaydı. Hatta ilginç bir şey söyleyeceğim onunla ilgili. Sonraki yıllarda, 2002 Dünya Kupası sırasında cezaevinde olan biri anlatmıştı. O dönem Bursa Cezaevinde PKK'nin yönetici kadrosu ile içerideydi ve o çatışmasızlık havası sebebiyle örgütün yönetici kadrolarının da Türk Milli Takımı'nı tuttuğunu söylüyordu. Sabri Okların, Muzaffer Ayataların… Bu belki teyide muhtaçtır ama sonuçta onlarla cezaevinde yatan birinin bana anlattığı anekdot bu.

“Araştırmalarımızın ortaya koyduğu sonuç şu: Kürt toplumun yüzde 80’i milli maçlarda türkiye’yi destekler”

-E bugün de örgütün lideri devletle müzakerede, kendileri örgütün feshine onay verdi… Bu şartlar altında bugün de Dünya Kupası olsa, PKK’nın yönetici kadrosu yine Türkiye’yi mi tutar sizce?

Onu bilmiyorum ben tabii. Ama bir kamuoyu araştırmacısı olarak söyleyeyim; milli maçlarda Türkiye’deki Kürt toplumunda Türkiye’yi tutanların oranı yüzde 75-80, rakibi tutanların oranı ise ancak yüzde 8-9’dur. Süreç olumlu nihayetlenirse muhtemelen bu oranlar daha da düşer. Türkiye’deki Kürt toplumunun çoğunluğu Türk milli takımı bir başka takımla karşılaştığı zaman mutlak anlamda destekliyor. 

-Hazır rakam konuşurken Rawest’in Mayıs 2024 tarihli araştırmasında elde ettiğiniz bulguları hatırlatmak isterim. Araştırmaya göre, DEM Partililerin üçte ikisi, Demirtaş’ı lider olarak görüyor. Demirtaş, Kürtler arasında 10 üzerinden 7,1 puanla en itibarlı lider çıkmıştı. Demirtaş’ı 5,5 puanla Ekrem İmamoğlu takip etmişti. Leyla Zana da üçüncü sıradaydı. Kürtler, DEM’den sonra kendilerine en yakın parti olarak CHP’yi görüyordu. Malum son bir buçuk yılda çok dramatik siyasi gelişmeler yaşandı. Bu araştırmayı güncelleme niyetiniz var mı?

Kürt meselesi, Türkiye siyasetinde belli aralıklarla yeniden gündeme gelen, her defasında yeniden anlamlandırılması gereken bir başlık. Bu tartışmanın önemli aktörlerinden biri olarak Demirtaş’ın konumu da doğal olarak bu çerçevede değerlendirilmek zorunda. Dolayısıyla hem Kürt meselesinin seyrini hem Kürt siyasetini hem de Demirtaş’ın bu siyasal seyrini ölçmeye ve tartışmaya devam edeceğiz. Bu tartışmanın önemli aktörlerinden biri olarak Demirtaş’ın konumu da doğal olarak bu çerçevede değerlendirilmek zorunda. Ancak bu değerlendirmelerin hangi zaman aralıklarıyla yapılacağı konusunda kararlaştırılmış bir takvim yok.

“Öcalan ve Demirtaş’ın liderlik tarzları birbirinin alternatifi olmak zorunda değil, birbirini tamamlayabilen rollere dönüşmeleri mümkün”

-Takip edebildiğim kadarıyla bu araştırmayı yayımlamanızın ardından PKK'ya yakın çevrelerden çok büyük tepki aldınız. Araştırmanın manşetinin "Kürtlerin ilk sivil lideri Selahattin Demirtaş" olması Öcalan vurgulu siyaset yapan çevreleri rahatsız etti. Bu kadar genç yaşta bu kadar yekpare bir cenahın hedef tahtasına oturtulmak size ne düşündürdü?

Ana akım Kürt siyaseti, geçmişten bugüne birçok kez bölünme, ayrıştırılma ve kimi zaman “operasyon” olarak okunabilecek müdahalelerle karşı karşıya kaldı. Bu tarihsel arka plan, liderlik tartışmalarını ister istemez hassas bir zemine taşıyabiliyor.

Abdullah Öcalan’ın tarihsel rolü ve kült liderliği geniş bir kabul görüyor. Selahattin Demirtaş’a dair bir liderlik atfının ise zaman zaman Öcalan’a karşı bir pozisyon alma olarak değerlendirilebildiği görülüyor. Bu okuma biçimi de olağan olmayan ve sert tepkiler üretebiliyor. Oysa iki farklı liderlik tarzı birbirinin alternatifi olmak zorunda değil. Farklı mecralarda işlev gören, hatta birbirini tamamlayabilen rollere dönüşmeleri mümkün.

Tartışmalarda açıkça ifade edilmeyen asıl rahatsızlık, Öcalan ile Demirtaş arasında bir karşılaştırma yapılması ihtimali. Demirtaş’ın liderlik pozisyonunun güçlenmesinin, Öcalan’ın önderliğini zayıflatabileceği yönünde bir kaygı olduğu anlaşılıyor. Bu kaygıyı taşıyanlar çoğu zaman iki önemli sebeple yanılıyor. Birincisi, Öcalan, tarihsel mücadele içinde şekillenmiş bir lider ve bu tür liderliklerin yerine bir başkasının ikame edilmesi mümkün değildir. İkincisi, Demirtaş ve Öcalan benzer bir sosyolojik zeminden gelseler de farklı alanlara hitap eden iki ayrı liderlik biçimini temsil ederler. Bu nedenle biri diğerinin alternatifi olarak okunamaz.

Demirtaş’ın lider olarak görülmesi, Öcalan’ın misyonunu zayıflatmak zorunda değil. Aksine, doğru bir çerçevede ele alındığında, Öcalan’ın tarihsel rolünü daha işlevsel kılabilecek ve temas alanlarını genişletebilecek bir etki yaratabilir.

“Öcalan karşısında konumlanan bir Kürt siyasetinin kamusal karşılığı yok”

-Sizin yaşadığınızın ters tarafından bir ‘Öcalan tartışması’nın son günlerde meslektaşım İrfan Aktan üzerinden yaşandığını izliyoruz. Katıldığı bir yayında Öcalan’ı eleştiren Kürtler için şöyle bir ifade kullandı: “Öcalan’ı davayı satmakla eleştiren adam kendi çocuğuna Kürtçe bile öğretmekte aciz. En ufak bir siyasi bedel ödemeyi göze almıyor. Evinde oturmuş ‘Biz tam bağımsız Kürdistan’ı elde edecekken Öcalan buna engel oldu’ diyor.” Benim sorum şu; “Neden Öcalan’ı arkalayan argümanlar dışında hiçbir söylem ya da tartışma ana akım olamıyor?”

Bunun temel nedeni, Abdullah Öcalan’ın yalnızca tarihsel bir lider değil, aynı zamanda Kürt siyasetinin ana referansının çerçevesini kurmuş biri olması. Öcalan sonuçta bir örgüt kurdu ve o örgüt zamanla sadece askeri ya da siyasi bir yapı olarak kalmadı. Bir düşünce dünyası, bir dil, bir kavram seti üretti. Öcalan, bugün Kürt siyasetinden kanaat dünyasına kadar nüfuz eden bir etki alanı oluşturuyor. Öcalan karşısında konumlanan bir Kürt siyasetinin analitik bir karşılığı olsa bile kamusal bir anlamı yok.

-Türkiye’deki Kürt siyasetindeki bu yeknasaklık aşılmadan, lider kültü sorgulanmadan Kürtler ülkenin hakiki bir demokratik dönüşümüne iddia ettikleri kadar kuvvetli bir katkı sunabilir mi?

Bu mesele laboratuvar ortamında tasarlanacak bir şey değil. Ayrıca Türkiye’de demokrasi iddiasında bulunan hiçbir siyasal grubun kendi içinde bu sınavı geçtiğini söylemek zor. Hiçbir gelenek lider kültüyle, iç demokrasiyle ve çoğulculukla kurduğu ilişki bakımından kusursuz bir tablo sunmuyor. Böyle bir tablo hiç kimse için yokken, bu şartı Kürt siyasetinin omzuna bırakmak adil olmayabilir. Kürt siyaseti de çoğullaşacak, farklı sesler yükselecek ama bu bir anda olmayacak. Esas belirleyici olan, toplumun dönüşümü. Toplum değiştikçe siyasal aktörler de buna uyum sağlar. Tersi genellikle daha zor işler.

 “CHP de artık Kürtlerin tercih ettiği adresler arasında anlamlı bir yüzdeye ulaştı”

“Kürt seçmenin yüzde 15-20’sinin oyunu alabilen bir parti artık”

-Hem medyanın hem de kamuoyunda görünür yorumcuların yaptığı bir hata var; siyasi analiz yapılırken “Türkiye’deki Kürtler” ya da “Suriye’deki Kürtler” denilip geçiliyor. Türkiye’deki Kürt sosyolojik ve siyasal alanını veriler bazında ne şekilde ele almak gerekiyor? Adalet Kalkınma Partisi’nin 23 yıllık iktidarı döneminde biz aslında Kürtler arasındaki ana kırılımın AKP ile DEM Parti ve öncülleri arasında olduğunu izledik. Bu durum hâlâ sürüyor mu?

Doğru. 2007 seçimlerinde AK Parti, Kürtlerin açık ara en çok oy verdiği partisiydi. 2011 seçimleriyle beraber bu bir dengeye oturmaya başladı. Ve DEM Parti geleneği AK Parti karşısında güç kazanmaya başladı. 2015 Haziran seçimlerinden itibaren DEM Parti geleneğindeki partiler Kürtlerin birinci partisi olmaya başladı. Ancak 2015 Kasım, 2018 Haziran ve 2023 Mayıs seçimlerinde DEM Parti’nin Kürt kentlerinde düzenli bir oy kaybı yaşadığını görüyoruz. Bunun yanında AK Parti’ye oy vermeyen Kürtlerin siyasi tercihlerinde bir çeşitlenme oluştu. CHP de artık Kürtlerin tercihleri açısından anlamlı bir yüzdeye ulaşmaya başladı.

-“Anlamlı yüzde” dediğiniz oran kaçtır?

CHP de artık Kürtlerin yüzde 15 ila 20’sinin oyunu alabilen bir siyasi partiye dönüştü. Özellikle metropollerde yaşayan Kürt seçmenler, Kürt kimliğinden ziyade toplumsal muhalif kimliğiyle öne çıkan bir seçmen grubuna dönüşmeye başladı- ki süreçle ilgili endişeleri kaygıları olan gruplar da yine daha çok buralarda kümeleniyor. Süreçle ilgili güvensizliğin biriktiği yer yine daha çok burası oluyor.

Sonuçta Kürt seçmenin tercihlerinde biz son 10 yılda bir çeşitlenme izledik. CHP, son genel seçimlerde Diyarbakır'da çok uzun yıllar sonra ilk defa milletvekili çıkardı. Elbette Sezgin Tanrıkulu isminin özgül ağırlığı önemlidir ama onun ötesine geçen bir sandık sonucu var elimizde veri olarak. Cumhuriyet Halk Partisi 2015’ten 2023’e kadarki süreçte bölgenin bütün kentlerinde oylarını, toplamda dört kat arttırdı. Hakkâri’de oyunu yaklaşık 10 kat arttırdı. Van'da da vekil çıkartmanın sınırındaydı. Urfa'da da vekil çıkardı, ikinci vekili kaçırdı. Bu durum, hem Kürtler arasındaki iktidar karşıtlığının artması hem de CHP’nin “Kürtlükle barışık Ankara partisi” ihtiyacını yavaş yavaş karşılamaya başlamasıyla alakalı. Kürt siyaseti dışına oy verme eğiliminde belirleyici olan noktalardan biri; iktidara yakınlık ve uzaklık meselesi. Yani 2007-2011 arasında Kürtlerin önemli bölümünün AK Parti’ye oy vermelerinin tek sebebi sosyolojik veya kimliksel yakınlık değil. Yani herkesin sandığı gibi muhafazakarlık değil. İş çözebilecek icrai kişiler tarafından temsil edilme de önemli tercih sebebi.

“Toplumsal muhalif kimlik Kürtlerin CHP'ye yönelmesinde önemli faktör”

-CHP’nin “Kürtlükle barışık Ankara partisi” imajının kuvvetlenmeye başlamasının Kürtlerin CHP’yi bir tercih olarak görmesine neden olduğunu söylerken ne demek istiyorsunuz?

Kürtler uzun süre AK Parti’ye işleri çözülsün diye pratik sebeplerle oy verdiler. Uzun süre, Ankara'yla kendileri arasında bir köprü bariyer olabilecek siyasi partilere yöneldiler. Yani devlette temsil edilmeme halini saha üzerinden aşmaya çalıştılar.

-O halde bölgede Ankara ile kendilerine köprü arayan Kürtlerin yüzde 15 kadarının CHP’ye yönelmiş olması, CHP’yi ciddi bir iktidar adayı olarak gördükleri anlamına mı geliyor?

CHP’ye 2019 yerel seçimleri zaferinden sonra ciddi bir ilgi vardı bazı eski merkez sağ aktörlerinden tutun aşiret liderlerine kadar birçok isim CHP’ye katıldı. Bu biraz CHP’nin o dönem iktidara namzet parti görüntüsü verebilmesiyle alakalıydı. Ama tek başına bu etkili olmadı, toplumsal muhalif kimliğin güçlenmesi de önemli.

“Kürt seçmenin yüzde 15 kadarı kendi Kürt kimliğine mesafelenmiş grup”

-Hızlı ve kaba bir hesapla sizin verileriniz üzerinden şöyle bir tablo ortaya çıkıyor, bugün Türkiye’deki Kürtlerin yüzde 40-45’i DEM Parti’ye, yüzde 25- 30’u AKP’ye, yüzde 15’i CHP’ye oy veriyor. Önceki araştırmalarınızda yüzde 15’lik bir ‘Kürtlükten tamamen uzaklaşmış grup’tan bahsetmiştiniz. Onlar kim?

Kendilerini “Kürt” olarak tanımlayan ama Kürt meselesine ve Kürt kimliğine tamamen mesafelenen bir grup var. Ama o yüzde 15 homojen bir grup değil, heterojen bir grup. Atatürkçü de olabilirler, dindar da olabilirler apolitik de. Bu grubu bir araya getiren şey ise Kürt meselesiyle ilgili bir taleplerinin olmaması. Hani Türkiye’de “Benim bir Kürt arkadaşım var, halinden memnun. Bir şeyin değişmesini talep etmiyor. Demek ki Kürt sorunu diye bir şey yok” diye bir anlatı vardır ya, işte o anlatıdaki Kürtler bu yüzde 15.

-Yani politik Kürtlerin “asimile” diye kodladığı grup.

Evet, böyle diyebileceğimiz bir grup.

“19 Mart’tan sonra Kürtler üzerinde Gezi’dekine benzer bir mobbing oluştu”

-Şimdi CHP ile ilişkisi kuvvetlenmeye başlayan Kürtler açısından şunu sormak isterim.  ‘Terörsüz Türkiye’ süreci ile hükümetin yargı eliyle CHP’yi dizayn etme çabası arasında bir ikilem yaşıyorlar mı? Kürt seçmenin son bir yıl içindeki ruh halini, yani Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı 19 Mart’tan bu yana nasıl bir eğilim içinde olduğunu ölçebildiniz mi?

Evet ölçtük. Genel Kürt seçmen, 19 Mart operasyonu sonrasında biraz Gezi psikolojisine girdi. Muhalif seçmenden Kürt seçmene yönelen bir ahlaki mobbing de oluştu; “Neden olan bitene sesinizi çıkartmıyorsunuz?” gibi bir baskıyla karşı karşıya kaldılar. “Demokrasi olmayan yerde barış yürür mü?” gibi bir tazyik oluştu. Bu açıdan Gezi dönemine benzetiyorum. Çünkü 2013’te de çözüm süreci devam ederken başlamıştı protestolar ve yine muhalif kamuoyu Kürtlere benzer eleştiriler getirmişti. Zaten belki de “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı veyahut 7 Haziran seçimlerine gidilen süreç Gezi psikolojisinin oluşturduğu bir havanın yarattığı denklemdi. 19 Mart’ta da benzer bir şey oluştu aslında.

-O dönem HDP’ye yüzde 13 getiren şey de tam olarak zamanın ruhuna denk bir siyaset izlemesi değil miydi?

Ama işte o dönemin bir devamı da sürecin bozulması ve çatışmaların başlamış olmasıdır.

“2015’in faturasını ‘Seni başkan yaptırmayacağız’a kesmeye çalışmak gerçeğin gölgelenmeye çalışılması”

-Abdullah Öcalan'ın çok eleştirdiğini bildiğimiz bir politik hat.

Evet, onu anlıyoruz konuşmalarda. Ama bana kalırsa 7 Haziran seçimleri sonrasında başlayan çatışmalı süreçle ilgili bir yanılsama var. Orada yanlış olan şey Demirtaş'ın “Seni başkan yaptırmayacağız” stratejisi miydi? Yoksa çatışmalı sürecin bundan bağımsız olarak başlaması mıydı? Süreci asıl bozan, Suriye konusundaki büyük anlaşmazlık şehir çatışmaları ile başlayan çatışmalı süreçti. Sürecin başarısızlığını ve çatışmaların başlamasını Demirtaş’a kesmeye çalışmak bu gerçeğin gölgelenmesi gibi geliyor bana.

“Süreç başladığından beri Kürtlerden Erdoğan’a destekte anlamlı artış yok ama Erdoğan karşıtlığı törpülenmiş durumda”

-Bu tartışmayı bugün açısından hâlâ anlamlı kılan şey, Kürtlerin dönüp dolaşıp yine Erdoğan’ın siyasi kariyeri açısından kritik bir süreçte sıkıntılı bir ikilemle karşı karşıya kalmak üzere olması gibi duruyor. O gün tartışma Erdoğan’ı başkan yaptırıp yaptırmama sorusu üzerinden yürüyordu, bugün ise soru şu; Kürtler Erdoğan’ın dördüncü kez seçilmesinin önünü açacak mı?

Şimdi ben şurayı bir netleştirmek isterim; ben devam eden sürece Bahçeli’nin Erdoğan’ı jeopolitik gereklilik üzerinden ikna ettiği düşüncesindeyim. Nasıl önceki süreçte Gül, Atalay, Babacan, Davutoğlu çözüm süreci için Erdoğan’ı demokratikleşme ajandasıyla ikna ettiyse, bugün de Bahçeli jeopolitik ajandayla ikna etti. Güvenlik zemininde bütünleşme ihtiyacı üzerinden konuşa konuşa ikna edildi. Süreç içinde MHP’nin İsrail ve Ortadoğu üzerinden okumaları ve kaygıları haklı çıktı. Erdoğan da tam o şekilde ikna oldu sürecin devamına ve geldiği yer itibarıyla da “Bu iş bana yarayacak” diye düşünüyor. Yani Erdoğan aslında bugün seçim hesapları üzerinden sürece ikna haklısınız.

Sürecin başladığı günden bu yana Erdoğan’a destekte anlamlı bir artış yok ama karşıtlığı törpülenmiş durumda. Ancak Kürt toplumu açısından asıl seçim tercihlerini belirleyecek gelişmelerin yaşanacağı süreç yeni başlıyor. Bugüne kadar örgütün ikna olması, yöneticilerinin ikna olması gerekiyordu. Şimdi sürecin toplumsallaşıp toplumsallaşamayacağını göreceğimiz ikinci devre başlıyor. 2015’te Erdoğan eğer seçilecekse demokratik bir Türkiye'yi de tercih edebileceği, yerel yönetimlerin daha güçlü olduğu bir başkanlık sistemini de tercih edebileceği bir yerdeydi. Ama sonra başka bir rotaya girdi. Bugün de yeniden seçilebilmeye süreç yoluyla erişmek istiyor olabilir. Yani böyle bir hesabı olabilir ama toplumun onun bu talebine ne yanıt vereceği çok farklı değişkenlere bağlı. Muhalefetin adayına, sürecin seyrine ve Kürt siyasetinin tavrına bağlı.

“Eskide kalan tek şey silahlı mücadele değil, Kürt siyasetinin geleneksel ideolojik hattı da anlam kaybına uğradı”

“Sürecin şimdiki aşamasında organik aktörlere ve yeni söylemlere ihtiyaç var”

-Bu son süreçte hem devlet tarafı hem de Kürt siyasi hareketi Öcalan'ı çok merkezi bir yere koydu. Bu silahsızlandırma süreci açısından çok anlaşılabilirdi ve çalıştı da. Ama bu, bundan sonraki süreç açısından dezavantaja dönüşebilecek bir şey değil mi Türkiye'nin genel kamuoyu açısından?

Öcalan bir büyük makine yönetiyor ve o çalıştırdığı makine silah bıraktırmaktan Suriye’ye, burada seçmenin oy tercihlerini belirlemeye kadar birçok açıdan da önemli. Bu Öcalan’ın çalıştırdığı makinenin etki gücüyle alakalı bir şey. Öcalan, örgütün dinleyebileceği ve örgüte silah bıraktırabilecek tek aktördü. O yüzden bu silahsızlanma sürecinin yürütücüsü olması oldukça anlaşılır bir mesele. Ama sürecin bundan sonrasındaki kısmı sadece aktörler arası ilişkiyle sınırlı değil kamu diplomasisi de gerekli. Organik aktörler, yeni araçlar gerektiriyor ve yeni söylemler gerektiriyor. Eskide kalan tek şey silahlı mücadele değil. Evet, Öcalan bir hakikati dile getirdi; silahlı çatışmanın yarattığı anlam kaybı meselesini. Ama ben bu anlam kaybının sadece silahlarla sınırlı olduğu kanaatinde değilim. Kürt siyasetinin geleneksel ideolojik hattı bir miktar anlam kaybına uğramış olabilir ve tarihin gerisinde kalıyor olabilir.

"‘Türkiyelileşme’ Kürtlerin uzun süredir yaşadığı sürecin adı, Öcalan’ın teorisi değil ama Öcalan bunu doğru okudu ve projelendirdi”

-Siz bu yeni aktör ve söylem ihtiyacı tartışmasında klasik DEM Parti çizgisinden ayrışıyorsunuz. Alternatif siyasetin önünün açılması taraftarısınız. Kürt siyasi hareketi ise pek orada değil gibi. Yanlış mı okuyorum?

Öcalan'ın bence iki doğru yaklaşımı var. Birincisi, bu klasik anlamdaki ulusal kurtuluşçuluk meselesinin miadının dolduğunu erken gördü. Kendisi dışında başkasının söylemesi durumunda ağır eleştirileceği bir şeyin çağrısını yaptı; silahların bırakılmasının ve örgütün feshi çağrısını. İkincisi de Türkiyelileşme meselesini ve entegrasyon. Bence bu da doğru bir okuma. Türkiyelileşme aslında Kürtlerin uzun zamandır yaşadığı bir sürecin adı, Öcalan'ın ortaya koyduğu bir teori değil. Kürtler zaten uzun zamandır Türkiye toplumu ile etkileşimleri, kurdukları siyasal ve ekonomik ilişkilerle Türkiyelileşiyordu. Öcalan'ın bunu projelendirmesi, Kürt siyasetine böyle bir rota çizmesi anlamlı. Ama bu rotanın argümanlarıyla araçları aynı güncellikte değil. ‘Demokratik modernite’, ‘demokratik toplum’ denilen kavramlar doğrudan somut siyasal önermeler değil. Fazla ahlaki üstünlük barındıran ama siyasal gerçekçiliği kısıtlı olan cümleler. Sonuçta siyaset yapmanız için doğrudan iktidarı hedeflemeniz gerekiyor. Buna uygun bir program uygulamanız ve kadro kurmanız lazım. Bir de tabii bu ‘Türkiyelileşme’ meselesinin Türk kamuoyu ve siyaseti tarafından yanlış anlaşılması durumu besleniyor. Türkiyelileşme etnik kimlikten vazgeçmek değil. Temel sıkıntı alanı burası. Siyasal gramerin değişmesi gerekiyor.

“Öcalan’ın ve PKK yöneticilerinin siyaset yapmasına alan açılması isteniyor”

-PKK yöneticilerinden Bese Hozat geçen sonbaharda verdiği bir söyleşide, sürecin sonucunda Türkiye’ye dönerek legal siyaset alanına geçmek istediklerini, siyaset yapmak istediklerini deklare etti. Öcalan’ın TBMM Komisyonu raporunun açıklanmasından sonra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Müthiş bir demokratik siyaset yürüteceğiz” demesini ben kendisinin de PKK yöneticilerinin de bir biçimde siyaset yapmasının önünün açıldığı kanaatinde olduğu şeklinde okudum. Öcalan’ın bu süreci yönetirken temel kurgusu tam da buydu herhalde değil mi?

Evet buna alan ve imkân açılması isteniyor. Bahçeli'nin hatırlarsanız bir açıklaması vardı. “Keşke Bese Hozat o silahı bıraktıktan sonra dağa geri dönmeseydi ve Türkiye'ye gelseydi” şeklinde. Veyahut yine Bahçeli’nin, “Örgüt Malazgirt'te kongresini toplayıp silah bıraktığının açıklamaları açıklasın” sözleri hatırlarda. Aslında bu ikisi de bana kalırsa bu konuya dair açıklamalardı sanki. Ama bu sürecin sonunda buraya gelinir mi? Yani bu sadece yasal düzenlemelerle mümkün mü? Bence hayır. Toplumsal psikolojinin de buna uygun hale gelmesi gerekiyor.

“Öcalan’ın DEM Parti üzerindeki etkisinin artacağı bir sürece giriyoruz, Öcalan resmi olmasa da fiili olarak DEM Parti’nin lideri olur”

-Öcalan'ın ve belki de Kandil'deki kadronun parti üzerindeki etkisinin daha da atacağı bir sürece mi giriyoruz?

Öcalan'ın parti üzerindeki etkisinin artacağı bir sürece doğru gidiyoruz evet.

-Yakında Öcalan liderliğinde bir DEM Parti mi olacak sizce?

Herhalde resmi olarak olmasa da fiili olarak olur. Çünkü Öcalan’ın artık doğrudan doğruya iletişim kuracağı, iletişim kanallarının açık olacağı bir ortam olacak. Bu da Öcalan'ın etkisinin, Öcalan'ın kararlarının daha belirleyici olacağı bir siyasi parti anlamına gelir.

“DEM Parti bir teveccühü yönetiyor, bürokratik bir yapıyı temsil ediyor, içinden canlı bir siyasal tartışma da bir bölünme de çıkmaz”

-Peki böyle bir sürecin sonunda DEM Parti bölünebilir mi? Öcalan’ın mutlak etkisine rızası olmayacak kimse görüyor musunuz bugünkü DEM Parti kadrosu içinde?

Yok, DEM Parti bir canlı organizmadan ziyade şu anda daha çok zaten bir temsili yönetiyor. Yani bir teveccühü yönetiyor. O yüzden DEM Parti klasik anlamda diğer siyasal partilerdeki gibi kliklerin olduğu, bu kliklerin birbirlerine karşı güç mücadelelerine girdiği bir siyasal parti değil. Tırnak içerisinde daha çok bir bürokratik yapıyı temsil ediyor. O yüzden buradan böyle canlı siyasal tartışmaların çıkacağı, bir bölünmenin oluşacağı, buradan bir tepki ortaya çıkacağı kanaatinde değilim.

“Öcalan’a ve DEM’e alternatif bir Kürt siyaseti ihtimali görmüyorum”

-O halde yakın zamanda alternatif bir Kürt siyasetinin oluşma ihtimalini de görmüyorsunuz…

Ben alternatif bir Kürt siyaseti ihtimali görmüyorum.

-Selahattin Demirtaş’ın sürecin başından beri yaptığı bütün açıklamalarda “Ben de bu sürece buna katkı verebilirim ve bu setin bir parçası olabilirim” mesajları vardı. O da aslında ‘alternatif’ önermiyor, öneremiyor diyebilir miyiz?

“Demirtaş’ın içeride olmasının sebebi sürecin demokratikleştirme arzusunun olmaması”

-Devlet de zaten bu süreci Öcalan'la götürmek istiyor çünkü Öcalan şu noktada Türkiye’deki otoriter rejim meselesini açıktan ve hakiki biçimde tartışmıyor. Dolayısıyla da şöyle bir görüntü ortaya çıkıyor; Demirtaş'ın şu anda cezaevinde olmasının ve sürecin bir aktörü haline getirilmemiş olmasının sebebi de demokratikleşme talebi ve ısrarı. Yanlış bir okuma mı bu?

Evet, sürecin demokratikleştirme arzusunun olmaması Demirtaş’ın içerde olmasının sebebidir. Demirtaş Türk siyasetinde demokratikleşmenin ve sivilleşmenin önünün açıldığı bir anda, alanı genişleyecek bir isim. Kürt meselesinin silahlardan arındırıldığı bir denklemde Demirtaş’ın söyleyeceği sözün etkisinin artacağını söyleyebiliriz.

Sürecin toplumsal boyutuyla silahsızlanma boyutu iki ayrı mesele olduğu için şunu öngörmek lazım. Demirtaş bu sürecin yeni dönemin dilinin taşıyıcısı olabilecek bir isim. Bu yeni dönemin, yeni sürecin yüzü olabilecek bir isim. Henüz bununla ilgili net bir karar olmadığı için bence Demirtaş da serbest bırakılmıyor.

“Demirtaş’ın çıkarılmasına itiraz Erdoğan’dan, çünkü hem 7 Haziran travması var hem de sürecin nereye gideceğinden emin değil”

-Bu konuda kim tereddüt içinde? Erdoğan mı, Öcalan mı, yoksa her ikisi de mi?

Demirtaş dışarıda değilse bunun siyasal kararı Erdoğan'la alakalı. Hukuk işletilmediğine göre bu siyasal karar Erdoğan'da bitiyor. Erdoğan'ın Demirtaş'ın dışarıya çıkarılmasıyla ilgili itiraz var çünkü öncelikle 7 Haziran travması var. İkincisi de sürecin nasıl gideceği konusunda henüz emin değil. Sürecin bozulup bozulmayacağını netleştirmeden adım atmak istemiyor. Çünkü Demirtaş tanımlanmış bir aktör değil iktidar nezdinde, o yüzden risk barındırıyor. Bir de tabii, Demirtaş'a özel bir şey çıkarmak istemiyor Erdoğan.

Bu arada, Demirtaş’la bir pazarlığa girildiği veya girilmek istendiği veyahut bu yüzden serbest bırakılmadığı veyahut bu yüzden serbest bırakılacağı gibi yorumların hiçbirine katılmadığımı da yeri gelmişken belirtmek isterim.

"Selahattin Demirtaş bu sürece rağmen değil, bu süreç sebebiyle daha çok parlayabilecek bir isim"

"Demirtaş’ın içeride olduğu bir süreç zaten kamusal karşılık üretemez"

-Cumhurbaşkanı Erdoğan şu anda risk görüyor ve Demirtaş'ın serbest kalıp siyasette etkin bir rolde olması ikna olamıyor ama toplumsal dinamikler bunu dayatacak. Analizinizi bu şekilde özetlemek mümkün herhalde, değil mi? Yani Erdoğan’ın çok gönlü olmasa da bir aşamada Demirtaş’ın serbest kalmasına onay vermek durumunda mı kalacak?

Sosyolojiyi, küçük siyasal hesaplarla yönetemezsiniz. Demirtaş bir ihtiyacın ortaya çıkardığı, toplumsal desteğin arkasında olduğu organik bir aktör. Kürt siyasetinin önemli bir kısmından ayrışmasının temel nedeni de bu. Kendi başına bir anlamı olan bir kamusal karşılık üreten bir aktörden bahsediyoruz. Ve bunu kanıtlamış birinden bahsediyoruz. O yüzden Kürt siyasetiyle veyahut işte başka bir alanda gerilimleri olabilir. Ama Demirtaş buna rağmen bu sürecin parlatacağı bir isim. Bu sürece rağmen değil, biraz da bu süreç sebebiyle daha çok parlayabilecek bir isim zaten.

Demirtaş'ın içeride olduğu bir süreç zaten olamaz. Bir kamusal karşılık üretemez. İstenilen herhangi bir siyasal etki de yaratamaz. Silahlar bırakıldı. Bundan sonra bir anayasa, bir seçim matematiği konuşulacak. Demirtaş'ın olmadığı bir denklemde bu konular hangi düzlemde konuşulacak? Türk-Kürt kamusal alanın üzerinde etkisi olan bir isimden bahsediyoruz. Kürt siyasetini önümüzdeki seçimdeki yine muhtemel cumhurbaşkanı adayından bahsediyoruz.

"Demirtaş, Kürt siyasetinin bir sonraki seçimde muhtemel cumhurbaşkanı adayı"

"Toplumun talep ettiği organik bir söylem, mühendislik eliyle reddedilemeyecek"

 

-Hakikaten de Kürtlerin 2027-2028 adayının Selahattin Demirtaş olacağına inanıyor musunuz?

Buna hem inanıyorum hem de öyle öngörüyorum diyeyim.

 

-DEM, Öcalan, Kandil hep beraber Selahattin Demirtaş'ı 2027 seçimlerinde aday gösterecek yani…?

Toplumun talep ettiği, istediği, ortaya çıkardığı bir organik söylemin bir mühendislik eliyle, başka kaygılarla reddedilemeyeceğini düşünüyorum.

"Öcalan’ın Demirtaş’a itiraz edeceği kanaatinde değilim, Demirtaş onun da elini güçlendirecek bir aktör"

-Öcalan buna nasıl ikna olacak?

Ben Öcalan'ın buna itiraz edeceği kanaatinde değilim. Demirtaş, Öcalan’ın da elini güçlendirecek bir aktör.

-Öcalan’ın Demirtaş’ın derhal serbest kalması konusunda devlet tarafına bir telkini olup olmadığına ilişkin bir bilginiz var mı?

İmralı heyetinin basına yaptığı açıklamalarda Kürt siyasetçilerin henüz serbest bırakılmamasına dönük Öcalan’ın rahatsızlığını dile getirdiği Demirtaş’ın da bu kapsamda dile getirildiği kanaatindeyim.

-Demirtaş’ın Öcalan’ın kendisine yönelik tutumuyla ilgili izlenimi nedir, bu konuda bilginiz var mı?

Sürece ve Öcalan’ın bu süreçteki pozisyonuna desteği herkesin malumu zaten. Bunun ötesinde hem bilgim yok hem de bu konuya dair cezaevinde olan biri yerine konuşmanın kimse için etik olmadığı kanaatindeyim.

“Demirtaş’ı en son birkaç ay önce gördüm, kimseyle pazarlık ettiği yok”

-Siz en son ne zaman Selahattin Demirtaş'ı ziyaret ettiniz?

Birkaç ay olmuştur.

-Bülent Arınç ziyaretinden sonra yine sessizliğe büründü. Ciddi bir kırgınlığı olduğunu anlıyoruz.

Cezaevinde olan bir ismin adına açıklama yapılması bir rahatsızlık yaratmıştır. O görüşmeler mahrem görüşmelerdir ve bağlamında koparılmaya müsaittir. Bir araştırmacı olarak sadece şunu söyleyebilirim; Demirtaş’ın kimseyle bir pazarlık ettiği yok.

- Demirtaş serbest kalırsa ‘evine dönüp’ siyasetten uzak kalır mı? Bunu beklemek gerçekçi mi?

Hayır! Söylediğim gibi Demirtaş, Kürt siyasetinin muhtemel en güçlü cumhurbaşkanı adayı önümüzdeki seçimlerde. Açık uçlu sorularda, “Kimi cumhurbaşkanı adayı olarak görmek istersiniz?” sorusuna verilen cevaplarda Kürt siyaseti içerisinde girebilen tek isim Selahattin Demirtaş. Yani bütün kamuoyu araştırmalarında. Demirtaş Kürt siyasetin nezdinde, Kürt siyasetinin bütün aktörleri içerisinde, Kürt siyasetinin bütün aktörleri içerisinde en muteber isim, yani itibar puanı en yüksek isim.

“Öcalan’la ilgili olumlu kanaat bildirmek hâlâ terör suçu, o nedenle araştırmalarda çoğu zaman sormuyoruz”

-Öcalan’ı neden sormuyorsunuz kamuoyu araştırmalarınızda?

Öcalan’ı zaman zaman soruyoruz, çoğu zaman da sormuyoruz. Sormamamızın önemli sebeplerinden birisi şu; Öcalan'la ilgili olumlu kanaat bildirmek halen bir terör suçu. Bu soruya verilecek cevaplar karakolda bitebildiği için bu soruyu sormaktan biraz imtina ediyoruz. Öcalan’ı sormuyoruz ama daha farklı şekillerde Kürt siyasetinin başka aktörlerini soruyoruz. Demirtaş’ın kendisi dışındaki diğer aktörlerle arasında ciddi bir makas farklılığı olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük olarak yapılan kamuoyu araştırmalarında Kürt siyasetinin çıkartabileceği ve en yüksek oy olacak ismin Demirtaş olduğu çıkıyor. Bu sadece bizim araştırmalarımızda değil diğer kamuoyu araştırma şirketlerinin araştırmalarında da çıkan bir veri.

-Demirtaş’ın halk nezdindeki popülaritesi sizin de söylediğiniz gibi pek çok araştırma tarafından doğrulanan bir veri. Ancak Demirtaş’ın bir sonraki seçimde Kürt siyasetinin ‘cumhurbaşkanı adayı’ olacağı varsayımınız tek sizden duyduğum bir iddia şu an için.

Kürt siyaseti ikinci tura ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine güçlü gitmek zorunda. Güçlü gitmesi için de elindeki en güçlü aday, en güçlü araç Selahattin Demirtaş. O yüzden Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanı adayı olmaması bence eşyanın doğasına aykırı, kaçınılmaz bir şey.

“Demirtaş birinci turda daha önce Erdoğan’a oy vermiş Kürtlerin de oyunu alır”

-Peki Öcalan da sizin öngördüğünüz şekilde buna ikna olursa, DEM’in kendi adayı olarak Selahattin Demirtaş’ı göstermesi Cumhuriyet Halk Partisi'nin adayının kaderini nasıl etkiler?

Seçime hangi ortamda gideceğimize bağlı. Hangi ortamda gideceğiz ve hangi adaylarla gidilecek? Ben şu anki gidişatın Özgür Özel’i CHP’nin adayı yapacağını düşünüyorum. Böyle bir durumda, kanaati Selahattin Demirtaş’tan yana olan ama Erdoğan karşıtlığı güçlü olan seçmenin Özgür Özel’e yönelebileceğini düşünüyorum. Birinci turda Demirtaş güçlü bir oy alacaktır. Demirtaş’ın birinci turda daha önce AK Parti'ye ve Erdoğan'a oy vermiş Kürtlerin de oyunu alacağı kanaatindeyim. İkinci turda ise nihai sonucu gidilen ortam ve CHP’nin adayı belirleyecektir. DEM ile CHP’nin o günkü ilişkilerinin nasıl yönetileceği belirleyecektir.

10 yıl boyunca Erdoğan karşıtlığı üzerinden oy vermiş bir Kürt seçmen tabanından bahsediyoruz. Bu seçmen tabanının, son süreçle beraber Erdoğan karşılığı törpülenmiş olabilir. Ama yine de ikinci turda ne yapacakları sadece DEM’in kararıyla ilgili bir mesele olmayacaktır. CHP’nin o noktada ne söyleyeceği hayati önemde olacak.

“Suriyeli Kürtler siyaset alanına geçiş yapıyor, Ankara da bir biçimde buna razı”

“Mazlum Abdi’nin artık bir Neçirvan Barzani, bir Bafel Talabani olma arzusu daha baskındır heralde”

-Son olarak Suriye ekseninde Kürtleri ilgilendiren gelişmeleri sormak istiyorum. Yakın zamanda Erbil’deydiniz. Irak Kürdistan Yönetimi ve özellikle de KDP Başkanı Mesud Barzani 30 Ocak öncesinde ve sonrasında Suriyeli Kürtlerin kayıplarını sınırlandırmak için masayı Erbil’de kurdu. Ve bu sürecin sonunda biz Mazlum Abdi’nin geçen hafta Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun karşısında Şam’ın Dışişleri Bakanı Şeybani ile oturduğunu izledik. Anlıyoruz ki ABD, Fransa ve Almanya Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in bu şekilde bir kabul görmesi için hassas bir diplomasi yürütmüş. Abdi ve Ahmed Münih’e Neçirvan Barzani’nin uçağıyla gitmişler. Hal böyle olunca, Türkiye’nin de bir şekilde buna çok yüksek perdeden itiraz etmemesi sağlanmış diye düşünüyorum. Katılır mısınız?

Doğru. SDG’nin Rakka ve Deyrizor’dan çekilmesi, Kürt siyasetinin psikolojik yenilgi duygusu üzerinden okunduğu için biraz bir abartılı yorumlar yapılmış olabilir. Aslında yaşanan şey bir ideolojik kayıp. Ama bir sosyolojik kayıp olduğu kanaatinde değilim. Kendi doğal siyasi sınırlarına çekilen bir SDG ve defakto otonom kabul alarak anlaşmayı imzalamış bir YPG var. Yani bir miktar teritoryal bütünlüğün korunduğunu görüyoruz. Ama burada asıl önemli olan Kürt siyasetine alan açılıyor olması. HTŞ ve El Şara geçen bir yıl içinde, örgütten devlete bir geçiş sağlayabildi. İşte şimdi de Kürtlerin Suriye’de güvenlikçi hattan siyasete geçiş yapmaya başladığını görüyoruz. Bence buradaki asıl kazanım bu. Mazlum Abdi’nin Münih Güvenlik Konferansı’na katılımıyla, Suriye Dışişleri Bakanı’nın ABD Dışişleri Bakanıyla yaptığı görüşmedeki heyete dahil edilmesiyle birlikte bir meşruiyet transferi oluştu. Suriyeli Kürtler güvenlik alanından siyaset alanına geçiş yaptı. Ve Ankara'nın da bir biçimde buna razı olduğunu görüyoruz.

“Suriyeli Kürtlerle ilişkinin düzelmesi Türkiye’nin lehine”

-Yani Ankara YPG/PYD’nin merkezde, Şam’da ikinci ana aktör olmasına itiraz etmeyecek. Öyle mi?

Evet, Ankara'nın buna itiraz etmeme durumunda olduğunu düşünüyorum. Çünkü aslında Ankara’nın Şam ile ilişkileri çok konjonktürel ilişkiler. Aktör bazı yürüyen ilişkiler. Bir iktidar değişikliğinde format değişebilir örneğin. Ama Türkiye ile Suriye Kürtleri arasındaki ilişkiler uzun vadede daha kalıcı ilişkiler olmak durumunda çünkü o hatta sosyolojik ilişkilenmeler var. Ankara’nın Suriye Kürtleri ile ilişkilerini düzeltmesinin Türkiye'nin lehine olan çok tarafı var. Ben Türkiye’nin önümüzdeki dönemde bu gerçeği yadsımayacağını düşünüyorum. Örgütün silah bıraktığı, örgütün olmadığı bir denklemde Ankara’nın Suriye Kürtleriyle, İran Kürtleriyle onları kriminalize etmeden daha rahat ilişki kurabileceğini düşünüyorum.

Türkiye bölgede çok etkin bir ülke. Etkin bir ülke olması sadece jeopolitik kimliğiyle alakalı bir şey değil, Türkiye'nin sosyolojisi ve karakteriyle de alakalı. Türkiye batı blokunun bir parçası ve Kürtlerin de yüzü hem Türkiye’de hem diğer ülkelerde batıya dönük. Diğer taraftan Irak'ta da ağrılık merkezleri Ankara ile kurulan ilişkiler üzerinden belirlenebildi. Mesela, Kürtler 2017'den bu yana eğer Irak'ta siyasette ağırlık merkezlerini kaybetmişlerse bu Ankara'nın Bağdat'ı daha çok öncelemesiyle de alakalı bir şey. Bunları görmek lazım. Ankara ile ilişkileri kötü olan bir Kürt yönetiminin Şam’da etkisi kısıtlı olur.

“Kürt siyasetinin Ankara’da güçlü olmak için Ankara ile barışık olması gerekiyor”

-Şöyle bir yorumunuz var ve bu yorum hükümet yanlısı medyada da çokça alıntılanarak takdirle karşılandı: “Kürt siyasetinin yönü, Kürt toplumunun yüzü bugünden itibaren Ankara'ya daha fazlasıyla dönük olmak durumunda. Yaşanan kırılmalar, işte duygusal kopuşlar diye tabir edilen şeyler yeni bir siyasal stratejiyi değil daha önce söylenen şeyi daha güçlü söylemeyi elzem hale getiriyor. Onun için Ankara ile barışık bir Kürtlük, Ankara'da güçlü olan bir Kürtlük daha elzem bir durumda bugün.” Bazı Kürtlerin ise yine tepkisini çektiniz. Tam olarak neyi anlatmaya çalışıyorsunuz? DEM Parti’yi mi eleştiriyorsunuz?

Ankara’da güçlü olmak için Ankara ile barışık olmak gerekiyor. Bunu diyorum. Zaten bugün Kürt siyaseti Ankara’da güçlü olmaya çalışmıyor mu? Parlamento seçimlerine güçlü şekilde katılma arzusu, iyi milletvekili gönderme arzusu tam olarak benim söylediğimle ilgili. Bunların hepsi Ankara’da güçlü olma çabalarıdır. Ama kaçırdıkları bir nokta var; Ankara’yla da daha barışık ve daha entegre bir dil kullanmak gerekiyor. Ben bu konuda DEM Parti'nin Kürt kanaat dünyasına nazaran daha hevesli ve istekli olduğunu düşünüyorum.

“Kürt milliyetçiliğini çevreleyen toplum üzerinde manevi baskı alanı yaratan bir kanaat dünyası var”

-Kimlerdir bu çizgiyle aynı sayfada olmadığını söylediğiniz ‘Kürt kanaat dünyası’?

Kürt milliyetçiliğini de çevreleyen, ahlaki tondan eleştiriler yapan bir kanaat dünyası var sonuçta Kürtlerde. PKK’nin periferisinde kalan Kürt milliyetçiliğini de daha çok kapsayan hatta bir manevi baskı alanıdır bunlar. Kürtlerin ulusal haklar meselesinde biraz geri planda kaldığını, Ankara'yı çok öncelediğini düşünen ve bu şekilde toplum üzerinde manevi baskı yaratan bir kanaat dünyasıdır. Kriz dönemlerinde bir deprem çadırı gibi gidilen bir yerdir orası. Oysa bizim kamuoyu araştırmaları Türkiye’deki Kürtlerin Türkiyelileşme arzusu içinde olduğunu ortaya koyuyor. Ve Türkiyelileşme siyasetinin sözcüsü ve yüzü olarak Demirtaş’ı görüyor. O yüzden Demirtaş bu kadar öne çıkıyor.

T24

 

POLITIKA