Türkçe | Kurdî    yazarlar
“Siyasetçi değilsin”

2026-02-05

Siyasetçinin yerini bulduğu bir ülkede, belki ilk defa “siyasetçi” kelimesi, arkasından konuşulan bir gölge olmaktan çıkar; önünde durulabilen bir sorumluluk olur.

Mustafa Yeneroğlu

“İki şey, üzerine düşündükçe zihnimi hep yeni ve artan bir hayranlık ve huşu ile doldurur: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.” (Immanuel Kant)

“Siyaset, ateş ve küllerdir. Eğer o ateşte yanmayı göze alamazsanız, geriye sadece külleriniz kalır.” (Michael Ignatieff)

“Dünya, ona sunmak istediklerinize layık olmayacak kadar aptal ve bayağı görünse bile, ‘Buna rağmen!’ (Dennoch!) diyebilenlerindir siyaset.” (Max Weber)

Bazen bir cümlede, kişiye dönük bir teşhisten çok, bir memleketin alışkanlığı gizlidir. “Sen siyasetçi değilsin” cümlesini, zaman zaman siyasetçi dostlarım şaka yollu söylediğinde, ben bir bireyin mizacına dair bir yorumdan ziyade, bir ülkenin siyaset tarifini anlıyorum… Çünkü o cümle çoğu zaman şunu ima eder: “Siyaset dediğin, bu ülkede böyle yapılır; sen bu ‘böyle’yi kabul etmiyorsun.”

Hangi “böyle”den söz ediyoruz?

Siyasetin hukukun üzerine çıktığı “böyle”den. Yargının, bir tarafın sevincine, diğer tarafın utancına dönüştüğü “böyle”den. Bir telefonun, bir dilekçeden; bir yakınlığın, bir haktan; bir sadakatin, bir ilkeden daha geçerli sayıldığı “böyle”den. Siyasetin, bir program değil de bir nüfuz düzeni gibi işlediği “böyle”den. Kısacası, kuralın değil, ilişki ağının temel ölçü olduğu bir siyaset anlayışından.

Bu yüzden ben, siyasetçiliği tarif ederken hep tersinden gitme ihtiyacı duyuyorum.

“Siyasetçi kimdir?” sorusunu “ne yapar?”dan önce “ne yapamaz?” üzerinden düşünmek… Çünkü bazı işlere siyasetçinin elinin değmesi bile başlı başına felakettir.

Bir siyasetçi, rakibini yargı yoluyla tasfiye etmeyi aklından bile geçiremez. Geçiremez; çünkü bu, siyasetin rekabet olmaktan çıkıp kader tayinine dönüşmesidir.

Bir siyasetçi, devlet kurumlarını propaganda aygıtı hâline getirmeyi “maharet” sayamaz. Sayamaz; çünkü hakikat, devletin mülkü değildir.

Bir siyasetçi, siyaseti zenginleşme aracı olarak göremez. Göremez; çünkü o zaman siyaset, ortak iyi arayışı değil, ganimet paylaşımıdır.

Fakat bu ülkenin siyaset kültürü, bu “yapamaz”ları çoğu zaman ütopya gibi dinler. Ütopya… Yani iyi ama “bu memlekette işlemez.” Bu tepkiyi sadece iktidarın kötülük yapmasına indirgemek de muhalefetin eksikliğine yormak da yetmiyor. Çünkü burada daha derinde, daha köklü bir şey var: Türkiye’de siyaset dili çoğu zaman “kural” dili değil, “nüfuz” dilidir.

Kural dili, “bunu yapamazsın” der; nüfuz dili, “bir yolunu buluruz” der. Kural dili, vatandaşın kaderini prosedüre bağlar; nüfuz dili kaderi “tanıdık” üzerinden çözer. Kural dili, adaleti herkese aynı terazide tartar; nüfuz dili adaleti ilişkiye göre eğip büker.

Nüfuz dilinin en çıplak hâlini, yıllar önce memleketimde bir gencin sorduğu şu cümlede duymuştum: “Siyasetçi bana ayrıcalık sağlamayacaksa niye destek vereyim? Adalet soyut ve uçuk; karın doyurmuyor.” Bu cümleyi bir ahlâk yoksunluğu diye geçiştiremezsiniz. Çünkü o genç, herkesin bildiği bir işleyişi tarif ediyordu: “Bu memlekette siyaset böyle çalışıyor” diyordu. “Siyasetçi zaten önce kendisi için yapar; yapmıyorsa beceriksizdir; yapamıyordur. Kendine hayrı olmayan siyasetçinin bana ne hayrı olabilir.”

İşte siyasetin asıl felci burada ortaya çıkıyor: Türkiye’de siyaset, ortak iyiyi arayan bir temsil düzeni değil, “imtiyaz dağıtan bir kapı” olarak biliniyor. Kapıdan geçenler hürmet ediyor; kapının dışında kalanlar lanet okuyor; ama herkes kapının varlığını kabul ediyor. Sonra da aynı kişi hakkında iki zıt cümle aynı anda söyleniyor: “Adam güçlü” ve “zaten hepsi aynı.” Bu paradoks, Türkiye’de siyasetçinin hem görünürde saygı görüp hem de zihinde makbul sayılmamasının kısa özeti… Güce hürmet var; ama o gücün ahlâkına güven yok. Çünkü güç, kuralın yerine geçtikçe, insanın aklına şu soru düşüyor: “Bu kadar yetki, bu kadar nüfuz, bu kadar imkan… temiz kalınarak taşınabilir mi?”

Dolayısıyla mesele, siyasetin insanı bozması kadar siyasetin, bozulmaya meyyal olanları prim veren bir yükselme mekanına dönüşmesidir. Denetim zayıfladığında, hesap sormak zorlaştığında siyaset, ortak akılla karar verme işi olmaktan çıkıyor; ihalelerin, atamaların, imar kararlarının, teşviklerin pay edildiği bir tahsis makamına dönüyor. Kamu gücünün dağıttığı imkanlar büyüdükçe, onlara en hızlı uzananlar da yükseliyor.  Utanma duygusu zayıf olan “iş bitirici” sayılıyor, durup sınırdan/ahlaktan söz edenler ise “saf” bulunuyor.

Bu durum sadece yukarıdakileri değiştirmiyor; aşağıdakileri de dönüştürüyor. İnsan hakkını bir usul üzerinden değil, bir tanıdık ya da bir kapı üzerinden aramaya alıştıkça, kural daha da anlamını yitiriyor; kural zayıfladıkça kapı kıymetleniyor. Böylece bir fasit daire oluşuyor: Kural işlemedikçe birey yurttaş olamıyor; yurttaş kalamadıkça siyaset, irade ve sorumluluk isteyen bir alan olmaktan çıkıp sadakat ilişkilerine yaslanıyor.

Böyle bir zeminde “bizden” olanın kusuru kolayca görmezden gelinebiliyor; “öteki”nin hatası ise büyütülüp bir tehdide çevriliyor. Kimi zaman kutsal sözler, kimi zaman tarih, kimi zaman da beka korkusu aynı işlevi görüyor: hesap sormayı ertelemek. Mazeret dili yaygınlaştıkça, rantın ve ilkesizliğin maliyetini toplum ödüyor; kazancı ise dar bir çevre topluyor. Ve tam da bu yüzden, bu dili konuşmayan ya da konuşmak istemeyen kişiye “siyasetçi değilsin” deniyor.

Murat Önderman “Paranoid Ethos” çalışmasında buna işaret ediyor: Güvensizlik arttıkça toplum, düzeni “kural”la değil “tümgüçlü merkez”le koruyacağını sanmaya başlar. Kuşatılmışlık hissi büyüdükçe, yatay ilişki (müzakere, uzlaşma, kurumların normal işleyişi) zayıflar; dikey ilişki (itaat, sığınma, kurtarıcı arayışı) güçlenir. Böylece siyasetçi, düşünen, şüphe eden ve hisseden rasyonel bir yönetici ya da kamusal bir müzakereci olmaktan ziyade, toplumsal bilinçaltının “aşkın devlet” anlayışına ve “beka kaygısı”na cevap veren bir figüre dönüşür.

Kurumların tam çalışmadığı yerde işler “nüfuz”la yürür; siyasetçi de kendini bir temsilci olmaktan çok bir “iş gördürücü” gibi algılar. Siyasetin ölçüsü de doğru program değil; “kime neyi çözdürdün?” olur. Bu ölçü yerleşince, siyasetin sınırı da silinir. Çünkü “hizmet” diye satılan pek çok şey, aslında yasa dışı, etik dışı, adalet dışıdır. Sınırı/hakkı savunan kişi, bu yüzden “siyasetçi” sayılmaz. Hatta bazen ona “fazla saf” denir; bazen “bu memlekette böyle yürümez” denir; bazen de daha ağır hüküm: “Sen bu işi bilmiyorsun.”

Yatay sorunlar, dikey çıkarlar

Yıllar önce, bir teşkilat programında bir avukat hanım, gözleri dolarak samimi bir itirazda bulundu. Dedi ki: “Mustafa Bey, biz çocuklarımızı annelerimize bırakıp yağmurda soğukta pazar pazar dolaşarak insanlara bu ülkenin sorunlarının çözümlerini anlatmaya çalışıyor, broşür dağıtıyoruz. Siz ise toplumun her kesimini yatay kesen konularla ilgilenmek yerine, temel haklar diye daha marjinal kalan grup ve kişilerin meseleleriyle öne çıkıyorsunuz. Fetö yargılamaları, Kavala, Demirtaş ve diğer siyasi davalarla… Halbuki Kürt de Türk de hayat pahalılığı yaşıyor, Kürt de Türk de çocuğuna harçlık vermekte zorlanıyor. Eğitim çok kötü. Emeklinin durumu gerçekten perişan. İnsanlar evlatlarını zaman zaman okula aç gönderiyor. Bunlara odaklanmanız gerekirken, uç konularla uğraşıyorsunuz.”

Bu sözler karşısında “Temel haklar marjinal değildir” deyip geçebilirdim. Geçmedim. Çünkü bu itiraz hem çok içten hem de iki temel gerçeğe işaret ediyordu.

Birincisi: Evet, siyasetin kaçamayacağı “yatay” meseleler var ve insanların gündelik hayatı gerçekten oradan yanıyor. Çarşı-pazar, kira, okul, gelecek kaygısı… Bu gerçek, siyasetçinin “yüksek siyaset” merakıyla ya da soyut ilkelerle üstünden atlayabileceği bir şey değil.

İkincisi ise daha az görünen ama daha belirleyici olan gerçektir: Bu yatay meselelerin hakkıyla konuşulabilmesi için bile, siyasetin kendisini sınırlayacak bir hukuk zeminine ihtiyaç var. Çünkü bir ülkede yargı bağımsızlığı çökmüşse; medya, hakikati değil hizalanmayı taşıyorsa; bürokrasi, liyakat değil sadakatle yürüyorsa; yatay meseleler olan hayat pahalılığı da eğitim de sosyal adalet de sağlıklı biçimde ele alınamaz.

İşte bu yüzden, o itiraz beni iki yöne birden çağırdı: Hem hayatın yatay gerçeklerine daha fazla temas etmeye, hem de o gerçeklerin zehirli bir döngüye dönüşmesini sağlayan “sınır tanımaz siyaset” meselesini merkeze almaya…

Bana “siyasetçi değilsin” denmesinin nedeni de biraz burada yatıyor. Benim dert ettiğim şeyler çoğu zaman siyasetin yetki alanı değil; siyasetin haddi üzerine meselelerdir. Bu ülkede “had” kelimesi bile çoğu zaman yanlış anlaşılır: Had, güçsüzlük değildir; had, sınırla meşruiyet kurmaktır. Çünkü siyasetin sınırı olmazsa, anayasa bir metin olmaktan çıkar; bir dekor olur. Dekorun arkasında ise herkes aynı gerçekle yaşar: Gücü olan yapar. Yapamayan, “beceriksiz” sayılır.

Burada “Batı’da siyasetçi” ile “bizde siyasetçi” ayrımı, kişilikten çok sistem farkıdır. Elbette Batı’da da yalan var, çıkar var, güç var. Melekî bir siyaset yok. Ama Trump’tan önce parantezi ile normal sayılan şey, siyasetçinin “her şeye gücü yetmesi” değil, gücü sınırlayan kurumların içinde hareket etmesidir. Yani siyasetçi büyüklüğünü sınır aşmaktan değil, sınır içindeki ustalıktan alır. Orada siyasetçi, “her şeye gücü yeten” bir figür gibi davranamaz. Davranırsa bedeli vardır. Bu bedel, çoğu zaman mahkeme bile değil; kamu denetimi, bağımsız kurumlar, medya, sivil toplum, parti içi mekanizmalar, gelenektir. Bir tür “siyasetin terbiyesi.”

Pragmatizm mi oportünizm mi?

Türkiye’de siyasette yaşanan pek çok savrulma, “pragmatizm” ile izah edilmeye çalışılıyor. Pragmatizm denince de akla çoğu zaman “dün dündür, bugün bugündür” sözü gelir. Halbuki bu anlayış, pragmatizmi değil, daha çok oportünizmi tarif eder.

Almanya eski başbakanı Helmut Schmidt, siyaseti “ahlâkî amaçlar uğruna yapılan pragmatik eylem” diye tanımlar ve pragmatizmi oportünizmin karşısına koyar.  Ona göre “Ahlaki bir temelden yoksun bir pragmatizm, sadece vicdansızlık değil, suça meyil demektir.”

Yani pragmatizm, ilkesiz kıvraklık değil; tam tersine, ahlâkî hedefe bağlı bir gerçeklik disiplinidir. Araçların dikkatle seçilmesi; risklerin hesap edilmesi ve iyi niyetin ölçüsüzlüğe dönüşmemesidir. Bu tarif, siyaseti kazanma tekniği olmaktan çıkarıp bir sorumluluk alanı hâline getirir.

Bu çizgiyi derinleştiren isimlerden biri de Max Weber’dir. “Meslek Olarak Siyaset”’te Weber, niyet etiği ile sorumluluk etiği arasındaki gerilimi tarif eder. Siyasette sadece iyi niyet yetmez, yıkıcı sonuçları da ortadan kaldıramaz. Hatta ölçü duygusu yoksa, bizzat yıkım üretir.

Fakat Türkiye’de siyaset dili çoğu zaman bu ölçü duygusunu küçümser. “Bazen susmak gerekir” derler. “Siyaset uzun solukludur.” “Lider ne yapsın, binbir ihtirası da yönetiyor.” Bu cümlelerin hepsinin içinde bir hakikat payı var; siyaset gerçekten karmaşıktır. Ama bu dil, fark etmeden sorumluluğu dağıtan bir sis üretir. Her şey “halin icabı” ile açıklanırsa, bir süre sonra halin kendisi ahlak haline gelir. Ahlak icabın emrine girdiğinde ise geriye yalnızca güç kalır.

Türkiye’de siyaset çoğu zaman şöyle savunulur: “Bu iş kirlenmeden olmaz.” Bu söz, hem gerçekçi görünür hem de çok tehlikelidir. Trajedi şudur ki bazen siyaset, gerçekten insanı ahlâkî ikilemlere sürükleyebilir; doğru olanı yapmak için, yanlış bir şeye el sürmek zorunda kalabilirsin. Fakat bu ikilem, bir kariyer tekniğine dönüştüğü an, yani “madem siyaset böyle, o zaman her şey mubah”a dönüştüğü an, siyasetin ahlâkı tamamen çöker. Kir, kader gibi sunulmaya başlanır. Makbul siyasetçi, kirle arasına mesafe koymasında değil; kirle dans edebilen kişiye dönüşür.

Peki bu dansın sonucu ne oluyor? Siyaset, bir süre “iş görüyor” gibi duruyor; ama toplumun vicdanı yoruluyor. İnsanlar bir noktadan sonra şunu söylemeye başlıyor: “Zaten herkes böyle.” Bu cümle, bir şikâyetten öte bir teslimiyettir. Teslimiyetin olduğu yerde hukuk devleti kurulamaz. Çünkü hukuk devleti, yalnız yasalarla değil; yasaların “bizden güçlü” olduğuna dair ortak bir inançla ayakta kalır. O inanç çökerse, yargı da, bürokrasi de, siyaset de “güç”e hizalanır. Gücün hizalandığı yerde hakikat de hizalanır.

Kişisel sorumluluğun silinişi

Hakikat meselesinde Hannah Arendt’in zihnime oturmuş derslerinden biri şudur: Toplumsal ölçü bozulduğunda, “herkes suçluysa kimse suçlu değildir” türü cümleler yaygınlaşır. Türkiye’de “sistem böyle” cümlesi hem doğru bir tespittir hem de bir sorumluluktan kaçış kapısıdır. Çünkü “sistem” dediğimiz şey, birilerinin kurduğu ve başkalarının sürdürdüğü tercihler toplamıdır. Her şey sisteme bağlandığında, kimse karar almış olmaz; kimse sorumluluk taşımaz.

Türkiye’de siyasetin dili işte bu sorumluluk alanını daraltıyor. Bunun kelime düzeyindeki izlerini, Tanıl Bora’nın siyasal dil çözümlemelerinde görmek mümkündür. “Beka” dediğinde, eleştiri düşmanlık gibi sunulur. “Milli irade” dediğinde, hukuk geri plana itilir. “Vesayet” dediğinde, kurumların denetimini bile gayrimeşru gösterebilir. Kelimeler yalnız anlatmaz; meşruiyet kurar. Ve bu kelimeler, siyasetçinin kim olduğunu da biçimlendirir. Bu yüzden “sen siyasetçi değilsin” cümlesi, aslında “sen baskın kültürün kelimeleriyle konuşmuyorsun” demektir.

Bu kelimelerin ete kemiğe büründüğü bir tipoloji de var: Her döneme uyumlanan, tutarsızlığını maharet gibi taşıyan siyasetçi… Bu tarz, kısa vadede krizleri aşabilir; ama uzun vadede kuralı büyütmez. Kural büyümezse, ülke hep aynı yere döner: “Güç kimdeyse hakikat onda.”

Oysa değer hassasiyeti siyasetin lüksü değil, sigortasıdır. Değer, siyasette romantik bir süs değil; sınır koyan bir disiplindir. Sınırın olmadığı yerde, iyi niyet de kimseyi kurtarmaz. Burada sorumluluk, niyetten önce gelir.

Hukuk devleti karnımı doyurmuyor” itirazını elbette duyuyorum. Ama hukuk devleti yalnız mahkeme salonlarının meselesi değildir. Hukuk devleti, pazarın fiyatıdır; çünkü güven yoksa, maliyet artar. Okulun kalitesidir; çünkü liyakat yoksa, eğitim çöker. Yoksulluğun kader olmamasıdır; çünkü kaynak dağıtımı denetlenmezse, zenginlik bir avuç insanın elinde toplanır. Yani yatay meseleleri konuşmak istiyorsan, önce o meselelerin damarlarını tıkayan “siyasetin sınır tanımazlığı”yla yüzleşmek zorundayız.

Peki bu yüzleşmeyi kişiselleştirmeden, kolayca mahkûm etmeden nasıl yapacağız? Maksadım hepimizi aynı aynaya çağırmaktır.

Ayna şunu gösteriyor: Türkiye’de siyasetçi, çoğu zaman “aşırı şeyler” beklenen kişidir. Bir yandan ondan mucize istenir, bir yandan ona her şey mubah görülür. Bu aşırılık hem siyasetçiyi bozar, hem toplumu. Çünkü siyasetçi, aşırı yetki kullanabildiği bir yerde, kendini sınırlama terbiyesini kaybeder. Toplum da aşırı beklentiyle siyasetçiyi bir “kader kapısı”na dönüştürür.

Netice itibarıyla eğer bu ülke “kural devleti” olacaksa, siyasetçinin yerini yeniden tarif etmemiz gerekir. Siyasetçi, kapı açan kişi değil; kapıların herkes için aynı kuralla açıldığı bir düzenin emanetçisidir, öyle olması gerekir. Siyasetçi, rakibini yargıyla ezmeyi düşünen kişi değil; yargının siyaseti denetleyebileceği bir düzeni kabullenen kişidir. Siyasetçi, hakikati propaganda ile eğip büken kişi değil; hakikatin kendisine bile sınır koyduğu bir zeminde konuşmayı öğrenen kişidir.

Kuralın büyüklüğü

Türkiye’de siyaseti olağanüstü yapan şey, siyasetçinin büyüklüğü değil; kuralın küçüklüğüdür. Kural büyürse, siyasetçi küçülmez; yerini bulur. Ve siyasetçinin yerini bulduğu bir ülkede, belki ilk defa “siyasetçi” kelimesi, arkasından konuşulan bir gölge olmaktan çıkar; önünde durulabilen bir sorumluluk olur.

Sorumluluk…

Bu kelimeyi yeniden ciddiye almadıkça, hangi partiye girersek girelim, hangi sloganı söylersek söyleyelim, aynı duvara çarpacağız: “Güç kimdeyse hakikat onda.” O duvarı yıkacak şey ise daha çok güç değil; gücü sınırlayan kural ve o kurala razı olabilecek bir siyaset terbiyesidir.

Benim “siyasetçilik” dediğim şey, tam da budur. Siyasetin ancak sınırla itibarlı olabileceğini idrak etmek. Çünkü sınır yoksa güç terbiye edilemez. Güç terbiye edilemezse siyaset her şeyi yapar; her şeyi yaptığı gün de artık hiçbir şeyi iyileştirmez.

Mesele siyaseti ortak iyinin meydanına taşıyabilmek…

Serbestiyet

POLITIKA