

2026-01-20
ABD ile Türkiye’nin birkaç ay öncesinden çalışıp netleştirdikleri plan ana hatlarıyla şöyledir: Başta Halep olmak üzere Fırat’ın batısından ve Rakka-Deyrizor mıntıkasından çıkarılıp Qamışlo-Haseke merkezine yerleşen bir DSG yönetimi. Suriye-İsrail görüşmelerini yakından izleyen Tom Barrack’ın “Göreceksiniz, bu anlaşma sonrasında bütün dengeler değişecek” demesi de buna bağlı olsa gerektir.
Faik BULUT
Bugünkü yazımızda yaşanan gelişmeler ışığında kimi kurgu, tespit ve önerilere yer vereceğiz. Öncelikle de alışılmışın dışında oluşturulan bir Halep senaryosunun ayrıntılarını paylaşacağız.
Suriyeli muhalif gazetecilerden Süleyman Emin, Halep senaryosu hakkındaki görüşlerini HTŞ muhalifi Arap milliyetçisi Ray el Yom isimli gazetenin 12 Ocak 2025 tarihli nüshasında paylaştı. Değerlendirmenin esası; Amerika ve İsrail’in Suriye’yi parçalarken gündeme aldıkları Halep’e ilişkin projelerini teşhir etmeye yöneliktir. Komplovari bir üslup taşımasına rağmen isabetli öngörüleri de içermektedir.
Ara başlıkları bize ait olan ve “Halep 2026: Uluslararası Güçler Sahnesinde Geçici İşlevler Görmek Üzere Dönüştürülen Şehirler” başlığını taşıyan analizi özetleyerek paylaşıyoruz.
1) Güç gösterisi için işlevsel şehirler
“Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahalleleri sıradan bir askeri geri çekilmenin sahnesi değildi; Ocak 2026’daki ilerleme veya kırılmaya aykırı bir gidişat da değildi. Çatışmaları yönetme taktiğine ilişkin yepyeni bir öğretinin hayata geçirilmesiydi Halep’te yaşananlar. Şehirleri savaş alanı olmaktan çıkarıp uluslararası mutabakatlar manzumesinin işlevsel birimlerine dönüştürmekti. Burada coğrafya sadece geçici vazife sürecindeki denetimi ve kontrolü sağlayan bir örtü olup egemenlik hakkının tanınması anlamına gelmez.”
2) Ne mağlup ne galip denklemindeki roller
“Halep’in iki mahallesindeki ani çekilme, alandaki dayanılmaz baskının sonucu değildi; tam tersine, müşterek operasyon odalarından verilen talimatların bir sonucuydu. Bu talimat sahipleri, çatışma cephesinin ne zaman siyasi bir yük haline geleceğinin bilir ona göre devreye girerek ateşi söndürmek üzere harekete geçerler. Bu noktada maksat müttefiki güçlendirip hasmı (düşmanı) alaşağı etmekten ziyade, ne mağlup ne de galip dengesi üzerine kurulmuş denklemin sürekliliği için çatışmalardan ötürü yorgun düşmüş şehirdeki üstlenilecek rolleri yeniden belirlemektir.”
3) Köşeye sıkıştırılan Türkiye
“Çatışma hatlarındaki en büyük açmaz, kamera görüntüleri oldu. Zira sözde ‘ordu’ diye harekete geçirilen bir sürü çapulcunun attığı savaş naraları ile taşıdıkları (üstlerinde, ellerinde veya taşıtlarında) malzemeler Suriye’deki iç savaşın en acımasız sahnelerini çağrıştırıyordu. Böylece Türkiye’yi de köşeye sıkıştırmış oldu. Yıllardan beri kendisini istikrarın güvencesi olarak takdim eden Ankara, şunu görüverdi: Himaye ettiği güçler uluslararası savaş kurallarına uymamakla suçlanmaktadır. Ayrıca resmi olarak terörle mücadele söyleminin gereğini yerine getirmeyen de ta kendisidir.”
4) Çelişki batağındaki Ahmed el Şara
“Buna karşılık Ahmed el Şara (Colani), daha derin bir çelişki çukuruna düşmüş oldu; bir yandan ‘Kanun devleti, terör ve IŞİD ile mücadele’ derken, diğer yandan geçmişte Suriye’nin harabeye çevrilmesinde büyük rol oynayan yıkıcı güçlerin (cihatçıların) yaptıklarını kitabına uydurmak ve onlarla birlikte yaşamanın gerekçelerini savunmak zorunda kaldı. Bu çelişki geçici değil, Halep’te görülen (vahşet) sahnelerin siyasi mühendisliğinin bir parçasıydı.
Bu siyaset planlamasının verdiği mesaja bakalım: Halep’teki olaylar için alınan karar, zaten fiiliyatta olmayan bir devlete ait olamaz; dışarıdan yönetilip yönlendirilen bir şebekenin işidir. Uygulayıcılar (cihatçı birimler) vahşi icraatlarını istedikleri gibi tanımlayabilirler. Ancak geçici hizmetliler ile işlevsel aparatlar (kuklalar-tetikçiler-katiller vs) olmaları hasebiyle onları harekete geçiren veya engelleyen daha büyük bir güç söz konusudur.”
5) Şara’ya yüklenen ağır yük
“Jeopolitik mantığına göre ‘kahraman’ şartlarını dayatmış olandır. Gelgelelim Halep’te yaşananlar klasik bir yanıltmadır. Türkiye ile Şara, Rusya ve Suriye (Esad rejimi) karşı karşıya gelerek Şam şehrini almadılar. Koordineli biçimde boşaltılmasından sonra başkente girdiler. Eski stratejik kuraldır; hasmın çatışmaksızın sana istediğini veriyorsa, genellikle tahmin ettiğinden daha fazla yükü sırtına yüklemek içindir. Bu yük, hükmetme-yönetme meselesinin ta kendisidir.”
6) Halep zafer değil, yüktür
“Dikkat edilirse Halep, büyük nüfusu, ekonomisi ve asayişi bakımından metropoldür; elektrik, su, emniyet, ücretler, iç çekişmeler vs. Böyle bir şehrin sorumluluğunu, idare etme kudretine sahip olmayanlara vermek başlı başına sorundur. Çünkü söz konusu problemler, sloganlar ve silahlarla çözülemeyecek meselelerdir. Dolayısıyla Halep’i almak zafer değildi; çözülmemiş ağır müşkülatların ağır yükünü Moskova-Şam’ın (Esad döneminin) sırtından alıp Şara ile Ankara’nın sırtına yüklenmesi yönündeki ince bir planın gereğiydi ki, bu da her ikisini yıpratmaya yeter. Burada en tehlikelisi de ‘çaresizlik mühendisliği’ denen şeydir.
Halep alınırken veya (son çatışmalarda olduğu gibi) sokağa salınan IŞİD bayraklı unsurların görüntüleri de sahadaki bir kusur ve yanlışlık olmaktan çok, yeni rejimin meşruiyetini baltalayan hesap edilmiş bir darbenin icabıdır. Zira şimdiki iktidarın gelişmeler karşısında ne kadar çaresiz kaldığı ve cihatçı unsurları zapt edemediği göstermiştir. Bu ise yeni rejimin kurtarıcı olmaktan çok kaos ve kargaşa yaratan bir odak olduğu ve ileride gerektiğinde uluslararası güçler tarafından kolayca tasfiye edilmesinin kolaylaşacağı yolundaki ihtimali güçlendirmektedir.”
7) Kuruntu ile çıkmaz arasındaki Türkiye
“Türkiye kuruntu ile çıkmaz arasında kalmıştır. Ankara’ya bakılırsa DSG’nin Halep’ten çıkarılması uzun zamandır beklenen stratejik bir başarıdır. Gelgelelim bu başarı içinde derin bir çıkmazı da barındırmaktadır. Zira Ankara, şimdilik kendi sınırları dışında kalan Halep gibi bir metropolün idaresinde kalıp yürütemez.
Esasen oradaki şimdiki varlığı bile kendisini kayyım konumuna sokmuştur. Mali ve siyasi bakımdan da giderek yıpranmaktadır. Kalmasının maliyeti çekilme maliyetinden çok daha külfetli hale gelmiştir. Batarak boğulma kavramı burada önem kazanmaktadır; Halep’te kaldığı her gün kendisi için daha büyük yükümlülükler getirecektir. Durum böyleyken Türkiye Şam yönetimine daha büyük stratejik tavizler vermek zorunda kalacaktır. Bu ise zafer değil, uzun vadeli bir tuzaktır.”
8) Coğrafi bölgelerin takası, gerçek egemenlik değildir
“Coğrafi mekânların takası doğuya karşılık kuzey, şu mahalleye karşılık bu mahalle değişimi şimdiki aşamanın acı gerçeğini göstermektedir. Suriye’de birbirini tamamlayan bir egemenlikten söz edilemez. Parçalı bölgelerin her biri kısmi olarak birileri tarafından idare edilmektedir. Üstelik bu mantığı kabullenen oyuncu karara ortak edilmiş değildir. O başkası tarafından hükmedilip yönlendirilen satranç tahtasındaki taş misalidir. Bugünkü devletin özünü oluşturan hizmetli/görevli olma hali, önceden kuralları konulmuş bir çerçevenin içinde hareket etmektir.”
9) DSG, öldürücü zehri içmemek için Halep’ten çıktı
“Ol nedenle de DSG’nin bu iki mahalleden çekilmesi hezimet-bozgun değil; zekice bir yeniden konuşlanma-konumlanma halidir. Karşılığında doğu bölgesindeki denetimini ve varlığını sağlamlaştıracaktır. Geride bırakıp terk ettiği mahalleler ve mıntıkalar ise onu devralanlar için zafer değil, öldürücü bir zehirdir. Sözün özü DSG, orada kalmakla sırtına alacağı büyük yükün farkına vararak yıpranmaktan kurtulmayı başarmıştır.”
Suriyeli yazar Süleyman Emin’in analizi burada sona eriyor. Biz yeniden Halep ve Rojava konusuna dönelim. Şimdi de jeopolitik hesaplar ışığında şekillenecek olan yeni bir Suriye haritasına bakalım.
DSG için “Küçük Rojava” ve entegrasyon
Amerika ve Türkiye’nin Suriye planı, Şam’daki güçlü bir idari-askeri merkeze karşılık taşrada küçük kültürel mahalli idarelerdir. Eylül 2025’ten itibaren tartışılan güçlü merkeze karşılık kültürel taşra yönetimi fikri Trump’ın Tom Barrack’ı Özel Suriye Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi olarak tayin etmesiyle birlikte ABD, Fransa, Türkiye, Suudi Arabistan ve Ürdün arasında tartışılıp karara bağlanmıştır. Ocak ayı başında Paris’te bir araya gelen İsrail, Suriye ve ABD’li temsilcilerin katıldığı temaslar sırasında ise nasıl uygulanacağı tartışma konusu olmuştur.
Tarafların, ABD’nin aktif katılımıyla sahada olası askeri sürtüşmeleri önlemeye yönelik bir koordinasyon mekanizması kurulması konusunda mutabık kaldıkları anlaşılmaktadır. Bu arada Trump, Halep’teki iki mahallenin Cihatçılar tarafından işgal edilmesine onay vermiş; İsrail yine Trump’ın telkiniyle bu hususta suskun kalmıştır. Paris görüşmelerine Şam hükümetinin danışmanı gibi katılan Hakan Fidan ise İsrail’in suskun kalmasını fırsat bilip Tom Barrack ile anlaşarak operasyon yapması için Şam hükümetini harekete geçirmiştir.
ABD ile Türkiye’nin birkaç ay öncesinden çalışıp netleştirdikleri plan ana hatlarıyla şöyledir: Başta Halep olmak üzere Fırat’ın batısından ve Rakka-Deyrizor mıntıkasından çıkarılıp Qamışlo-Haseke merkezine yerleşen bir PYD-DSG yönetimi. Suriye-İsrail görüşmelerini yakından izleyen Tom Barrack’ın “Göreceksiniz, bu anlaşma sonrasında bütün dengeler değişecek” demesi de buna bağlı olsa gerektir.
Gelişmeler şu yönde oldu: Halep’in iki mahallesine tankla topla giren HTŞ birlikleri istediklerini elde edince seferberlik ilan ettiler. Qamışlo-Haseke şehirlerini fethedip Rakka ile Deyrizor’u ele geçirmek amacıyla yığınak yaptılar ve Dêr Hafir bölgesinde çatışmaya hazırlandılar. Buna karşılık ABD elçisi ve CENTCOM (Koalisyon Güçleri Merkez Komutanlığı) çatışma hattına asker sevk ederek DSG güçlerinin geri çekilmesini sağladılar.
Görünen o ki; PYD-DSG Rakka ve Deyrizor’un denetimi hususunda ya Şam yönetimiyle anlaşacaktır ya da Türkiye-Suriye hükümetlerinin desteğiyle harekete geçirilecek olan Arap aşiretleri aracılığıyla Kürt-Arap çatışmasının batağına sürüklenecektir. İki bölgenin elden çıkması ise sadece idari-askeri bir kayıp değil, aynı zamanda özerk yönetim için yaşamsal bir ekonomik kaynak sayılan petrol kuyularının da yitirilmesi anlamına gelecektir.
Kayıplar elde kalanı sağlamlaştırarak telafi edilebilir
Kayıplar karamsarlık nedeni olamaz. Kürtler kıyım ve hezimetlerden sonra ayağa kalkma hususunda güdüsel olarak da mahirdirler. Prof. Hamit Bozarslan’ın yerinde belirlemesiyle Kürtler Irak’ta 1975’te (Molla Mustafa önderliğindeki savaşta mağlubiyet) ve 1988’de (Enfal ve Halepçe katliamı) kaybettiler. Ancak bozgundan sonra tekrar dirilip kendilerine geldiler. YNK, KDP ve bilhassa PKK bu canlanmadan sonra ortaya çıkan örgütlerdir.
2017’deki bağımsızlık referandumu, Iraklı Kürtlerin elindeki toprakların yüzde 26’sını kaybetmesine ve her bakımdan kuşatılıp baskı altına alınmasına neden oldu. Buna rağmen Kürdistan yönetimi ve diğer partileri, hepsini değilse bile kayıpların bir kısmını telafi etmesini bildiler.
Araf’taki sıkışmışlıktan kurtulmak
Ankara hem kendi hem de “kahyası” saydığı Şara adına şartını dayatmıştır: “PKK silahlarını tamamen bırakmalı, DSG kendini dağıtmalıdır! Bunlar olmadan çözüm ve demokrasi olmaz!” Bu ise iki yakadaki Kürt hareketini Araf’ta bekletmek anlamına gelmektedir. Rojava’daki Kürt hareketi de Araf”ta tutulduğunun farkındadır. Kurulan tuzakları da görmüş olabilir. Ancak yeterli öngörüde bulunamamış olması da muhtemeldir. Veya onca kuşatılmışlık içinde tuzak ve tertipleri bozmaya gücü yetmemiş de olabilir.
Bilinmelidir ki Şam yönetimini eleştirme ve uyarmayla sınırlı kalan bir muhalefet isteneni elde etmeye yetmez. Kanımca uluslararası alanda geçici yönetimi teşhir etme ve aleyhte lobi faaliyetlerine ağırlık verme konusunda da eksiklikler vardır. Keza rejim muhaliflerinden sayılan Suriyeli Sünni kesimler başta olmak üzere Nusayriler (Arap Alevileri), Dürziler, İsmaililer ve genel anlamda Hıristiyanlar ile DSG ilişkileri interaktif olmalıdır.
Geçmişte Kürt kadınları veya temsilcilerinin Aleviler veya Şam’daki iktidar dışı topluluklar arasına gittiği biliniyor. Altyapı ve üstyapı çalışmasına yönelik organizasyonların ne olduğu ise pek bilinmiyor. Olmuş olsaydı eğer, bu mihnet anlarında ortaya çıkıp kendisini belli ederdi zaten.
Rojavalı Kürt temsilcilerin Batılı ülkelerde nasıl bir diplomatik ve siyaset faaliyet içinde olduğu da yeterince bilinmiyor. Batılı kamuoyunda bilinmeyen ve dikkat çekmeyen etkinliklerin kimseye yararı olmaz. Haksızlık etmeyeyim ama muhtemelen Rojavalı temsilciler de Türkiye’deki Kürt hareketinin gurbetteki sorumluları ve genel olarak Kürt diyasporası da gerek Ankara’daki süreçte gerekse Halep olaylarında sınıfta kalmış görünüyor.
Bundan böyle DSG-PYD yapılanması kendisini gözden geçirip yeniden yapılanmalıdır. Araf’tan çıkabilmek için yerli yabancı müzakerelerin niteliğini, amacını ve önceliklerini tekrar tartışmalı; kendisi için yeni şartlar ve kurallar geliştirmelidir. Ayrıca Halep ile Rakka-Deyrizor üzerindeki denetiminin yitmesi halinde geriye dönük ağıtlar yakmak yerine elinde kalan topraklardaki insanını, halkını, siyasi, idari vs gücünü tahkim ederek stratejik sabır kuralını uygulamalıdır.
Benzer şeyleri Türkiye’deki Kürt hareketi ve ona bağlı siyasi-sivil uzantılar için de söylemek mümkündür. Nitekim geçen Temmuz ayında silahların yakılmasından bu yana Kürt siyaseti de Araf’ta tutulmuştur. Silahsızlanma konusunda aşırı ısrarcı olan Türkiye, dışarıdan gelecek olanlar hakkında bir yasa çıkarmamış; sayısı binleri bulan siyasi tutsakları, hastalarla mahkûmiyet süreleri bitenleri bile salıvermemiştir. Kayyımlar konusunda ise bildiğini okumaya devam etmektedir. Haksız yargılamalar alabildiğine yaygındır. Kürt dili ve benzeri kültürel haklara ilişkin tek adım atılmamıştır.
Son Halep ve İmralı görüşmeleri sırasında bir kez daha görüldü ki, Türkiye Kürt meselesini “terör” bağlamında ele alarak salt güvenliğe dayalı bir politika izlemektedir. Sorunun öznesi olarak Kürt ulusunu görüp siyasi-insani-demokratik- haklarını vermek yerine tespit ettiği silahlı örgütlerin siyasi ve askeri varlığını yok etmeyi esas almaktadır. Kobani günlerinden buyana Ankara’daki devlet aklının Kürt meselesine yaklaşımı budur. Devlet Bahçeli’nin sözünü ettiği Kürt-Türk kardeşliğine gelince, onun dileği Kürtlerin kültürel ve folklorik haklarının temsili olarak tanınmasından ibarettir.
Şara’nın Kürtlerin kültürel haklarını tanımaya yönelik girişimi ve konuşması da bu çerçevede görülmeli ve DSG ile Kürtler arasına çomak sokup, bu hareketi kitlesel tabanından tecrit etmeye yönelik olduğu idrak edilmelidir.
DEM Parti’nin kararlı bir biçimde sürdürdüğü teşhir ve polemik (Bakırhan’ın Hakan Fidan’a yönelik eleştirileri ile Sözcü TV kanalındaki son konuşması) politikası beğeni toplamakla birlikte Araf’tan çıkmak için yeterli değildir.
Ne yazık ki Kürt hareketinin diplomatik kanalları sınırlıdır. Avrupa’dakiler üstlerine düşeni yapamamıştır. Her şeyi Öcalan’a havale eden, ondan bekleyen bir inisiyatifsizlik içindedirler. En basitinden iktidara geldikten sonra halka kan kusturan cihatçılarla Êzidîlerin kanını ellerinde taşıyan Colani ve selefi dostlarının dünya kamuoyunda özellikle Avrupa ile Amerika’da meydanlara kurulacak irili ufaklı ekranlar yoluyla yaptıkları vahşeti gösteren-teşhir eden video çekimleri sürekli gösterilebilmelidir.
Aynı şey Beyaz Saray’ın halka açık bahçesinde de yapılabilir. Kürtlerin Halep ve Şam tarihiyle iç içe olduğu anlatılabilir. Amerika’da bulunan eski milletvekili Garo Paylan’ın, “Bana yardımcı olacak kişiler gelsin, Halep için buradaki bazı karar sahiplerine ve çevrelere ulaşalım!” çağrısı bile havada kalmıştır.
Keza bir kadın milletvekilinin Halep’te işkence görüp balkondan atılan kadın için “sadece cinsiyetçilik temelinde” bir kurgu yapması da eksikliktir. Zira işkence görüp binadan atılan o kişi öncelikle Kürt, üstelik de kadın olması hasebiyle aşağılanarak Kürtlere ibreti âlem olsun diye vahşetin kurbanı haline getirilmiştir.
Lobi denilince sadece siyasetçilerden, parti temsilcilerinden veya kadrolardan oluşan dar bir profesyonel grup akla gelmektedir. Oysa lobi kümeleri içinde sanatçı, akademisyen, iş insanı, nüfuzlu şahsiyetler, kanaat önderleri, akademisyenler, düşünürler, karar merkezlerine ve yerel yönetimlere ulaşan kişiler, medya mensupları, politikacılar, sporcular, serbest meslek sahipleri, hukukçular, uluslararası ilişki uzmanları, siyaset bilimcileri, akademiler, araştırma kuruluşları, sivil ve kadın dernekleri bulunmaktadır.
Halep meselesinde Bakırhan tarafından önerilen Öcalan-Mazlum Abdi görüşmesi, tıkanmanın somut örneğidir. Egemenler ile sağlı sollu Türk medyası, ağız birliği ederek Halep çatışması sürecinde “Mazlum Abdi’nin uzlaşmadan yana olduğunu ve Öcalan’ın dediğini yapacağını, buna karşılık Kandil’in direnmeyi dayatarak Halep mutabakatını engellediği” iddiasıyla psikolojik kampanya yürütmektedirler. Buradaki soru şudur: Madem Mazlum Abdi uzlaşmadan yanadır ve Öcalan’ın dediğini yapacaktır, o zaman devlet niçin kendisini İmralı’ya götürmemiş ve neden Öcalan görüşmeler çatışma boyunca durdurulmuştur?
“Gri zamanlarda” tıkanma
Bolşevik Devrimi’nin önderi Lenin, yaşananları “devrimci zamanlar” ve “gri zamanlar” diye ikiye ayırır. Gri zamanlarda devrim veya hareket yenilmiştir, gerilemiştir. Bu ise toplumda yozlaşmaya, riyakârlığa, onurunu satmaya, haksız kazanç sağlamaya, savaş veya bozgun tüccarlığı yapmaya, moral bozukluğundan ötürü asabiyete, ruhsal ve zihinsel bozukluğa, kin ve nefrete, çok daha önemlisi akıl tutulmasına ve yapılan faaliyetin aniden donup kalmasına yol açmaktadır.
Kürt hareketinin yetersiz kalmasının ve Araf’ta sıkışmasının bir nedeni de bu olsa gerektir.
Bazı öneriler
Son haftalarda fikir sahibi olan aklı başındaki 30 kadar kişiyle görüştüm. Planlı programlı değil, ziyaret vesilesiyle kendiliğinden gelişen bir buluşmaydı. Sohbet sırasında Halep’teki ve Türkiye’deki gelişmeler de konuşuldu. Tuttuğum notlarda şunlar dile getirildi:
Halep’in iki mahallesinde yaşanan olaylar sonrasında “her iki taraftaki (Türkiye ve Rojava) çözüm süreci” şarta bağlanmalıdır.
Rojavalılar nerede ve ne kadar direneceklerine kendileri karar vermelidir.
Kürtlerin yaşadığı farklı coğrafyadakilerle gurbettekiler acilen ortak diplomatik heyetler kurmalı, yeni bir siyaset belirlemeli; bu siyaset ve diplomatik faaliyetler 7-24 saat kuralına göre devam etmelidir.
Rojava ile Irak Kürdistanı kendi aralarında çok boyutlu ve kapsamlı bir dayanışmanın koşulları yaratılmalı; bu doğrultuda yeni bir yol haritası belirlenmelidir.
En azından dört parça ve diasporadaki Kürtler ne yapılması gerektiği hususunda kapsamlı ve işlevsel biçimde bilgilendirilmelidir.
Kararlı bir direnç ve karşı koyuş elzemdir ama şartı vardır: Bölge ve uluslararası dengeleri hesaplayan, okuyan, izleyen ve etkileyen bir ittifak ve diplomatik strateji geliştirilmelidir.
Anayasal varlık, kimlik ve kültürel hakları öncelemeyen ya da mesafeli yaklaşan muhataplarla entegrasyon süreçleri yavaşlatılmalı, gerekirse vazgeçilmelidir.
İttifak veya muhatap güçlerle masaya oturup ilişki biçiminin seyrinin nasıl olacağının güncellenmesi gerekir. Acele, telaş ve karamsarlık değil suhulet ve feraset siyaseti yapılmalıdır.
Don Kişot değiliz ve tüm dünyaya savaş açamayız. Fakat kendimiz kadar direnebiliriz.
Buna göre acilen yapılması gerekenler de şöyle sıralanıyordu:
Stratejik ve taktik düzeyde yol gösterici politikalar belirlemeye yoğunlaşmak.
Kürtler arasında fiili işbirliği ve birlikte çalışmanın hem zeminini hem de imkânlarını yaratmak; ortak diplomatik faaliyet yürütmek.
Tecrübesi, uluslararası tanınmışlığı, meşruluğu ve genel kabul görmüşlüğü nedeniyle Barzani başkanlığında Erbil-Haseke-Amed üçgeninde çok merkezli diplomatik etkin heyetler oluşturmak.
Ana gerekçesi şudur: Colani’nin Trump ile görüşmesine ve BM kürsüsünde konuşmasına Türkiye ile Suudi Arabistan’ın büyük katkısı olmuştu. Erbil yönetimi ve Mesud Barzani benzer girişimlerle Rojavalı ve Türkiyeli bazı Kürt şahsiyetlerin uluslararası siyasi-diplomatik alanda tanınıp kabul edilmelerini sağlayabilirler.
Modern teknolojiye dayalı araştırma ve fikir üretme merkezleri inşa etmek.
Siyasetin seçkinci/imtiyazlı belli bir zümrenin tekelinde kalmamasını sağlamak.
Belirlenen siyasetlerin katılımcılık yoluyla toplumsallaşmasını temin edecek şekilde halkla öncüleri arasındaki rıza üretimini hayata geçirmek.
Halep hadisesi sürecinde başat rol oynayan Rûdaw TV ve haber sitesinden alıntı yapan uluslararası basın örnek alınarak ortak medya planlamasına gitmek.
Ortak medyanın inandırıcılığı ve haberleriyle yerli yabancı basın yayın organlarının başvuru kaynağı olmasını sağlamak.
Kürtlerin çoğulculuk ve eleştiri temelinde entegrasyona gitmesini sağlamak. Eleştirilerin birbirini kötülemek için değil, kusurları giderip birlikte ilerlemek amacıyla yapılmasını gözetmek.
“Kürtler ve DSG Suriye sosyolojisine aykırıdır” söylemine karşılık bölgedeki tarihi olgularla yola çıkarak altı boş ırkçı tezleri çürütmek için çaba göstermek.
Türk-İslamcıların “Furkan Günleri” adı altındaki ayrımcılık siyasetine karşılık “Vicdan Günleri” sloganıyla birleştirici siyasetler üretmek.
Yaklaşık 500 yıldan buyana geleneksel orta yol İslam çizgisini sürdüren Suriye halklarının bünyesine ve sosyolojisine aykırı olan şeyin mezhepçi Emevilik ile İbn Teymiye cihatçılığı olduğunu sergilemek.
Bu iki anlayışla ortaya çıkan IŞİD-HTŞ militanlığı etrafında toplananların, çoğulculuğa dayalı Suriye’nin toplumsal-kültürel-inançsal yapısına uymadığını vurgulamak.
2014’de Ezdixan bölgesinde, 2025’ten itibaren de bilhassa Dürzi ve Alevi illeriyle Halep’teki iki mahallede yaşanan vahşete imza atan HTŞ, Hamza Tümeni, Süleyman Şah Tugayı, Sultan Murad Tümeni, Nuredddin Zengi Tugayı ile Türkistan, Özbekistan ve Çeçenistan cihatçılarının işledikleri insanlık suçu örnekleri teşhir etmek.
Numedya24
POLITIKA
2026-01-20Uzun Vadeli Yanılgı: Bir Kavşağa Bayrak Dikince…
2026-01-20Daxuyaniya Foruma Çep a Kurdistanê
2026-01-20PSK: Kürd Varlığına Yönelik Yeni Enfallere Sessiz Kalmayalım
2026-01-16Ya sev ya terk et”ten “Furkan günlerindeyiz, safınızı doğru seçin”e
2026-01-15Roj Girasun: “10 Mart mutabakatının belirsizliği sahada gerilimi artırdı”
2026-01-15Dindarlık ve iyilik üzerine bir yüzleşme
2026-01-14Hangi Öcalan?
2026-01-13Başkan Barzani'den sağduyu çağrısı
2026-01-13İran’daki gelişmeleri anlayabilmek için üç örnek olay
2026-01-12PSK: Ulusal birlik yakıcılık kazanmıştır
2026-12-01Irak seçimleri sonrası Kürtlerin bölünmüşlüğü
2026-01-12Suriye: Bölünmeye doğru adım adım
2026-01-11PWK, HAK-PAR, PDK Bakur, PSK'den ortak açıklama
2026-01-09Cihatçılar ve Selefiler Colani’ye nasıl bakıyor?
2026-01-09Sözün hükmü, gücün cazibesi
2026-01-09Bayram Bozyel: Halep'te Kürtlere Yapılan Soykırım Suçudur
2026-01-06PSK: İran Halklarının Zulme Karşı Özgürlük Mücadelesine Tam Destek Veriyoruz
2026-01-06Bezwan: Ortadoğu Yeniden Kurulurken Kürtler Müşterek Bir Siyasi Vizyonda Ortaklaşmalıdır
2026-01-05Donroe Doktrini: 1945’e Suikast
2025-12-31Bozyel: 2026 Umut, Mücadele ve Birlik Yılı Olsun