Türkçe | Kurdî    yazarlar
Bezwan: Ortadoğu Yeniden Kurulurken Kürtler Müşterek Bir Siyasi Vizyonda Ortaklaşmalıdır

2026-01-06

Ortadoğu’da kurulmakta olan yeni düzenin parametrelerini, Rojava’da Kürtlerin karşı karşıya bulunduğu riskleri, ABD ve Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin politikalarını, bütün bu konulara vakıf Prof. Dr. Sayın Naif Bezwan’a sorduk.  Sayın Bezwan’ın büyük bir titizlikle sorularımıza verdiği yanıtlar Kürtlerin yeni bir gelecek tasavvuru bakımından önemli mesajlar içermektedir. Sorduğumuz sorular ve Sayın Bezwan’ın cevaplarını aşağıda sunuyoruz.

DENG Dergisi

İlk sorumuz şu; son iki yılda Ortadoğu’da önemli gelişmeler yaşanıyor. Ortadoğu’da yeni bir düzenin inşa edildiğine dair yoğun tartışmalar yaşanıyor. Sizce Ortadoğu’da olup biten tam olarak nedir? Başka bir ifade ile ABD Ortadoğu’da ne yapmak istiyor?

Yeni düzen arayışları, verili nizamın dayandığı kuvvet ilişkilerinin sarsıldığı, güç dengelerinde radikal değişiklilerin yaşandığı her tarihsel konjonktürde kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Ortadoğu’nun yakın tarihine baktığımızda bu ihtiyaç 1979 İran İslam devriminden 1990 Körfez savaşına; 2003’de Saddam rejiminin ortadan kaldırılmasından 2010’li yıllarda Ortadoğu’yu sarsan ve sallayan Arap Baharı ve akabindeki rejim değişikliklerine kadar bütün bu kritik momentlerde gündeme geldiğine tanıklık ettik. Tüm bu süreçler sonuç itibarıyla kuvvet dengesinde esaslı bir sarsılmaya neden olmakla birlikte statükoda radikal bir değişiklik yaratmadan güçlerin yeniden dizilmesine yol açtı. Ancak HAMAS’ın Ekim 2023 İsrail’le saldırmasıyla başlayıp Gazze’nin yıkılması; Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi ve Esad rejimin ortadan kaldırılmayla oluşan bölgesel jeopolitik süreç yeni düzen projeksiyonlarına güçlü bir şekilde gündeme getirdiği ve yeniden güç kazandırdığı görülmektedir.

Burada kilit mesel şu: Rusya’nın Ortadoğu’da hareket alanın sınırlandırıldığı, Çin’in etkisinin hemen hemen hiç hissedilmediği, İran’ın ise bölgesel hegemonik bir güç olarak jeopolitik denklemin dışında kaldığı bir ortamda Körfezden Suriye’ye, Lübnan’a Yemen’e ve Kuzey Kafkasya’ya kadar uzanan çok geniş jeopolitik bir kuşakta oluşan boşluğun nasıl ve kimler tarafından doldurulacağadır. Türkiye ve İsrail arasında Suriye üzerinde şimdilik İrana yürütülen rekabet bunun bir parçasıdır. Bu çatışmanın nereye doğru evirileceği ucu açık olmakla beraber Trump yönetimin değişen çıkar algısı ve pozisyonu sürecin akıbeti açısında belirleyici bir önem sahiptir. ABD’nin daha kısa bir süre önce Ortadoğu’dan çekilerek güçlerini Asya-Pasifik’e kaydıracağı ana tartışma gündemini oluştururken bugün, başta Arap ülkeleriyle yapılan İbrahim’i Antlaşmalar, Katar ve Suudi Arabistan’a verilen özel güvenlik taahhütleri, Gazze ve Suriye’de hamilik örneklerinde görüldüğü gibi, bölgede her geçen gün yeni angajmanlara girdiği görülmektedir. Başka bir deyişle, küresel bazda çok kutupluluk süreci yaşanırken ABD Ortadoğu’da neredeyse 1990’ların başında sahip olduğu ağırlığa benzer bir tek-kutupluluk momentine yakın bir konuma geri dönmektedir. Bunun ne kadarının stratejik olarak planlandığı, ABD’nin girdiği bu yeni angajmanların ne kadar süreceği ve tam olarak nasıl bir düzen tasarlandığı hususları tartışma konusu olmakla birlikte bölgede olası bir güvenlik ve istikrar paktının parametreleri de giderek belirginleşmektedir. Makro planda, ABD, İsrail ve Körfez ekseninde İbrahim’i Antlaşmaları çerçevesinde yeni bir bölgesel ekonomik entegrasyon, güvenlik ve istikrar kuşağının amaçlandığı görülmektedir. İkincisi, siyasal İslamın bölgesel ölçekte etkisizleştirilmesidir. Son günlerde gündeme gelen Ihvan’ın ‘yabancı terörist örgüt’ listesine alınacağı tartışması bunun somut verilerinden biridir ve bunu muhtemelen başka uygulamalar izleyecektir. Bu hem Mısır, Ürdün ve Körfez monarşilerine verilen önemli bir destek hem de Irak ve Suriye’deki güç ilişkileri üzerinde ciddi etkileri olacaktır. Bunlar yapılırken, bölgede önemli bir ağırlığa sahip Türkiye ile de şimdilik stratejik bir ortaklık yerine ortak çıkar alışverişine (transaksiyonelliğine) dayalı yeni bir modus vivendi bulunması ön plana çıkmaktadır. Bununla, Türkiye bir yandan sürece dahil edilerek ‘oyun bozan’ potansiyelinin bertaraf edilmesi, diğer yandan oluşabilecek karşı bir bloğun bir parçası olmasının önüne geçilmesi amaçlandığı görülmektedir. Buradan Kürtler ve Filistinliler gibi aktörlerin durumuna bakıldığından görünen o ki devletsiz bırakılmış milletlerin jeopolitik konumu ve önemi, bir yandan bulundukları ülkenin genel siyasi tablosu üzerindeki etkisi, diğer yandan ABD’nin denetiminde oluşan eksene yakınlıkları veya uzaklıkları oranında belirlenecektir. Bu bağlamda, örneğin Güney Kürdistan ve Rojava hükümetlerinin bölgesel denklemdeki rolünün aşağıdaki üç temel faktöre göre şekilleneceğini öngörmek yanlış olmaz. Birincisi, kendi bölgelerinde müreffeh, katılımcı ve kapsayıcı iyi bir yönetim oluşturmaları; ikincisi, şekillenmekte olan bölgesel düzen içinde güvenlik ve istikrar sağlayan bir unsur olarak konumlanmaları; üçüncüsü gerek Bağdat gerekse Şam’daki karar mekanizmaları ve iktidar denklemleri üzerindeki etki gücü yaratmaları. Ancak, hem bu üç temel meselede kalıcı başarıların elde edilmesi hem de devlet-dışı aktör olmaktan kaynaklanan yapısal dezavantajlarını aşmanın önkoşulu ise Kürdistan siyasi aktörleri ve toplumsal dinamiklerinin siyasi ve stratejik ortaklaşma kabiliyetlerine bağlı olacaktır.

Bölgedeki son gelişmelerden en çok etkilenen ülkenin Suriye olduğu görülüyor. 08 Aralık 2024 tarihinde Esad rejiminin yıkılmasından sonra HTŞ gibi cihadist bir hareket Şam’da yönetime getirildi.  Sizce ABD ve batılı güçler HTŞ’nin Şam’da iktidara gelmesine hangi saiklerle yol verdi? HTŞ yönetiminden batılı güçlerin beklentisi nedir?

“Yönetime getirilmesi” tezine dair henüz cevaplanması gereken birçok sorunun olduğunu ve bu sürecin bütün yönleriyle anlaşılması için zamana ihtiyaç duyulduğunu belirtmek yerinde olur. Zira bu konuda şimdiye dek değişik akademik ya da siyasi çevrelerce ileri sürülen görüşlerin çoğu Latince tabiriyle ex post facto akıl yürütme ve senaryo üretimine dayanmaktadır. Başka bir deyişle, izahatların çoğunda Esad rejiminin değiştirilmesi yönünde yapılan türlü gizli ve açık çalışmalar, simülasyonlar ve oyun planlarına geriye dönük stratejik akıl atfetme eğilimi ve mantığı başattır. Ancak görebildiğim kadarıyla Halep’in kısa bir süre içinde (30 Kasım 2024) kuşatılması ve ele geçirilmesi sırasında Esat rejiminin elle tutulur hiçbir direniş göstermemesi ve rejimin taşıyıcı hamileri olan İran ve Rusya’nın kayda değer hiçbir destek görmemesi süreci anlamamızda kilit bir öneme sahiptir. Zira Halep’in kısa bir süre içinde alınması rejimin içeriden toptan çürüdüğü gerçeğini ortaya koyarken Rusya ve İran’ın rejimin ayakta tutulması yönünde hiçbir caydırıcı etkisinin kalmadığını bütün çıplaklığıyla açığa çıkardı. Bu gerçekler ışığında ve Suriye’ye doğrudan ve dolaylı olarak müdahil olan tüm diğer bölgesel ve küresel aktörlerin rejimin devrilmesini temel bir öncelik olarak belirlediği bir denklemde artık HTŞ’nin Şam’a deyim yerindeyse elini-kolunu sallayarak yürümesi önünde önemli hiçbir engel kalmamıştı. Bu konjonktürde gerek Amerika, İsrail ve körfez devletleri gerekse Türkiye Esat rejiminin devrilmesini birbiriyle örtüşen ve çatışan sebeplerle kendi stratejik çıkarları açısından daha paha biçilmez bir fırsat olacağını değerlendirdi. Zira çürümüş ve boğazına kadar suça bulaşmış Esad rejimiyle iş görmek yerine çökmüş bir Suriye devleti ortamında zayıf, bağımlı ve aynı şekilde suça bulaşmış bir HTŞ rejimiyle kendi arzuladıkları koşularla anlaşma ve/veya çatışmanın daha avantajlı bir opsiyon olduğuna karar verildiği görülmektedir.

26 Nisan 2025 tarihinde Kamışlo’da yapılan konferansta bütün tarafların içinde yer aldığı ortak bir Kürt Heyeti oluştu? Ne var ki şimdiye kadar Kürt Heyeti’nin pratik alanda herhangi bir girişimi olmadı, Şam yönetimi ile görünür bir diyaloğu gerçekleşmedi. Bunun nedeni hakkında bizi bilgilendirmeniz mümkün mü?

Kamışlo Konferansında Kürtlerin Suriye’nin geleceğini dair ortak tutum ve vizyon belgesinde buluşması tarihi önemde bir gelişmedir ve Türkiye’de yürümekte olan ‘negatif barış’ sürecinin en önemli sonuçlarından biridir. Kürtler burada on yıllardan beri süren gerginlik ve çelişkilerini bir yana bırakarak hem Suriye’nin hem de bölgenin geleceğine dair kapsayıcı, demokratik ve federal bir barış ve kuruluş sürecine dair siyasi bir irade oraya koydular. Ancak bu konferansın hayati bir önem taşıdığını vurgulamak ne kadar yerindeyse siyasi mimarisine içkin kimi gediklerin olduğunu vurgulamak da o kadar gereklidir. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, konferansın ortaya koyduğu kapsamlı vizyon belgesinin bir tek unsura yani ortak müzakere heyetiyle sınırlandırılmasıdır. İkincisi, anlaşılması zor bir şekilde, heyetin de başarısı ya da başarısızlığın ise HTŞ ile yapılacak görüşmelere endekslenmesi, yani Şam geçici rejiminin iyi niyeti tevdi edilmesidir! Bunun farkında olan HTŞ ve dış destekçileri Kürtleri bir bütün olarak muhatap almamak için her tür ayak oyununa ve hileye başvurmaktan çekinmemektedir. Açıkça söylemek gerekir ki meselenin bu noktaya gelmesinde gerek Rojava yönetimi gerekse ENSK içindeki kimi unsurların konferansın sonuçlarına stratejik değil sembolik bir anlam yüklemesi ve hatta yer yer engelleyici bir tutum alması da önemli bir rol oynamıştır.

Ancak Mazlum Kobani’nin müzakere heyetinin görevinin hem içeride hem dışarıda ortak bir teslimiyette kavuşturulması doğrultusunda çalışmaların başlatıldığını ilan etmesi doğru yönde çok önemli bir gelişmeye işaret etmektedir. Bu yönde atılacak adımların Rojava’nın ve bir bütün Suriye’nin siyasi gündemini yeniden biçimlendirecek mahiyettedir. Bu hatta ilerlemek için Kürdistan kamuoyu ve siyasi güçlerin sürece müdahil olması, gelişmeleri mercek altına alması, eleştiri ve önerileriyle teşvik edici ve destekleyici olması büyük bir önem taşımaktadır. Kaldı ki HTŞ tandanslı Şam geçici rejimiyle ‘entegrasyon’ konusunda müzakerelerin yapıldığı bir ortamda, mesela Roj Peşmergelerinin SDG’ye katılması noktasında müzakerelerden imtina etmenin makul ve anlaşılır bir gerekçesi olabilir mi? Eğer bu eleştiri ve analiz yerindeyse o zaman yapılması gereken bellidir. Şam geçici rejimini müzakereye oturtmak için her türlü siyasi ve diplomatik girişim aralıksız olarak sürdürülürken, Konferansın siyasi vizyonunun hayata geçirilmesi yönünde gerçek ve kapsayıcı bir iç entegrasyon ve siyasi ortaklığın oluşturması gerekmektedir. Bu, hem Şam geçici rejimi nezdinde bütün Kürtlerin üzerinden anlaştığı milli bir statünün tanınması ve haklarını garanti altına alınmasının teminatı teşkil edecek hem de Suriye sathında kapsayıcı, demokratik ve federal bir barış ve kuruluşun imkânlarını güçlendirecektir.

Son dönemde dikkat çeken konulardan biri ABD’inin SDG’yi merkezi yönetime entegre etme yönünde yürüttüğü girişimlerdir. Şam yönetimine entegre etme çabalarından amaç SDG’yi tasfiye mi etmektir? Eğer amaç bu değilse ABD’nin SDG’yi Şam’a entegre etmekten muradı ne olabilir?

Öncelikle şunu belirtmek yerinde olur. SDG-HTŞ ilişkileri bağlamında ‘entegrasyonu’ tasfiye ile özdeşleştirmek hayatın ve sahanın gerçeklerine tamamen aykırı siyasi bir hokkabazlıktan başka bir şey değildir. Uluslararası ilişkilerde ve diplomaside üzerinde anlaşılması çetin görülen konuları, ulaşılması mümkün ve makul bir çözümün önünde engel olmaktan çıkarmak amacıyla, taraflar kendilerine göre yorumlama imkânı sağlayan ‘yaratıcı belirsizlik’ diye tabir edilen formüllere başvurabilir. Ancak naçizane başında beri yeni Suriye’nin inşa edilmesi ve Kürtlerin statüsünün belirlenmesi yönünde atılacak adımların ‘entegrasyon’ kavramıyla kodlanmasının son derece problemli olacağını düşünenler arasında yer aldım. Zira iktidar bloğunun bu kavramı tek yönlü bir dayatmanın ‘meşru’ bir unsuru olarak kullanılabileceği ve bu amaçla müzakere sürecini bir tasfiyeye operasyonuna dönüştürmeye hevesli olduğu belirgin bir şekilde ortadaydı. Başka bir deyişle, Erdoğan yönetiminin HTŞ ve bağlı grupların ‘norm’, Kürtleri de bir ‘milli güvenlik’ tehdidi ve ‘beka’ meselesi olarak kodlayan kerameti kendinden menkul ‘entegrasyon’ yorumu ve siyaseti, bu kavramın başından beri bir çatışma stratejisi olarak benimsendiğine delalet etmekteydi. Öte yandan ‘entegrasyon’ kavramı mahiyeti ve muhtevası itibariyle ilişkisel, bağlamsal ve dinamik bir süreci içermektedir. Mesela Avrupa Birliği sürecinde olduğu gibi eşitler arasında karşılıklı rızaya dayalı bir ortaklaşmayı tarif edebileceği gibi göçmen topluluklarının bulundukları ülkeye ‘uyum’ sağlaması ve buna dair yükümlülüklerini yerine getirmesi gibi asimetrik ve tek yanlı bir ilişkiyi de tanımlayabilir. Bu tartışma, bir kez daha zaten asimetrik olan bir ilişkinin güçlü tarafında yer alan partinin konumunun konsolide edilmesine yol açacak veya söylemsel bir vesayet kurulmasına cevaz verecek tutumlardan kaçınmanın önemini gözler önüne sermiştir. Öte yandan, ‘entegrasyonun’ bir hokkabaz marifetiyle tasfiye amaçlı bir stratejinin parçası olarak dayatılması HTŞ için bir hayat iksiri sunmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni, demokratik ve kapsayıcı bir Suriye kurulmasının önünde en büyük engeli teşkil ediyor.

Öte yandan Türkiye’nin HTŞ ve Şam yönetimi eliyle SDG’yi tasfiye girişimleri yoğun bir biçimde devam ediyor. Türkiye’nin Suriye’de izlediği Kürt karşıtı politikanın hayat bulma şansı ve opsiyonları hakkında düşüncenizi öğrenebilir miyiz?

Sahadaki bütün veriler Erdoğan yönetiminin Suriye’de etnik ve mezhepçi temelde Suni-Arap ve radikal İslamcı unsurlardan oluşan bağımlı bir dikta rejimini inşa etmeyi temel öncellik olarak görmekten vazgeçemediğine işaret etmektedir. Bunun gereği olarak özellikle Rojava sürekli olarak askeri, siyasi ve diplomatik yollarla kuşatılmakta ve tehdit altında tutulmaktadır. Keza sahil bölgelerinde Arap Alevilerine ve Süveyda’da Dürzilere yönelik toplu şiddet ve kitlesel katliamlara karşı bırakın kayda değer bir eleştiri yapmak bizzat mağdurları suçlu gösteren bir tutum sergilenmektedir. Ancak Erdoğan yönetiminin Suriye’de HTŞ ve bağlı güçler üzerinde bağımlı bir dikta rejimi inşa etme stratejisi, birincisi, SDG’nin ve bir bütün olarak Kürtlerle sürekli bir çatışma ve gerginlik üretmektedir ve Suriye’de bir normalleşmenin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. İkincisi, Suriye’de tarihsel olarak önemli bir yere sahip olan Alevi, Dürzi, Hristiyan ve diğer grupların baskı altında tutulmasına yol açmaktadır ve güvenlik krizi yaratmaktadır. Üçüncüsü, Şam’da radikal Cihadist bir rejim inşasının kendi mili güvenlik algısı ve Ortadoğu’da amaçladığı ‘yeni düzen’ parametreleri açısından stratejik bir tehdit olarak gören İsrail’le çatışmayı gerektirmekte ve müdahalelerine gerekçe teşkil etmektedir.

Türkiye’nin Suriye’nin saha gerçekleri ve tarihsel sosyolojisine taban tabana zıt ve bölgesel jeopolitik dengelerle çatışma üreten bu siyaseti başta ABD olmak üzere Suriye’de istikrar ve güvenlik arayan diğer bölgesel ve küresel güçlerin çıkarlarıyla da çatışmaktadır. Başka bir deyişle, Erdoğan yönetiminin Suriye’de HTŞ ve bağlı güçler üzerinden bağımlı bir dikta rejimi inşa etme stratejisi hem Suriye halkları ve inanç grupları arasında yeni bir boğazlaşmayı ve iç savaşı tetiklemekte hem de Suriye üzerinde istikrar ve güvenlik arayan bölgesel ve küresel güçlerle jeopolitik bir rekabet ve çatışmayı gerektirmektedir. Görünen o ki Türkiye’nin Suriye siyaseti gerçek bir yol ayrımındadır. Şimdiye kadar sürdürülen HTŞ ve bağlı güçler üzerinden Şam’da bağımlı ve istikrarsız bir rejim inşasında ısrar ederek SDG’nin gücünü minimize etmeyi esas alan bir çatışma ve çözümsüzlük siyasetinden ısrar etmek ya da Kürtlerin de içinde kurucu bir unsur olarak yer aldığı yeni bir siyasi süreci başlatarak Suriye’de demokratik dezentral ve kapsayıcı yeniden bir kuruluşu yönünde makas değiştirmek.

ABD Başkanı Donald Trump’ın 10 Kasım 2025 tarihinde Beyaz Saray’da Suriye geçiş hükümeti lideri Ahmet Şara ile yaptığı görüşme kamuoyunda ses getirdi. Şara ile yapılan görüşmenin bir kısmına Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da katıldı. Birinci soru şu; ABD’nin geçici Suriye yönetiminden beklentisi nedir, Suriye’nin geleceğiyle ilgili önemli bir toplantıya SDG’nin çağrılmamış olmasını nasıl yorumlamak gerekir? İkincisi Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın söz konusu buluşmaya davet edilmesi ne anlama geliyor?

ABD’nin Suriye’ye dair hesapları çok kısaca şöyle özetlenebilir. Birincisi, Suriye’nin ve yeni Suriye rejiminin Batı karşıtı terör gruplarından ve teröristlerden arındırılması. İkincisi, İsrail’in kapsamlı güvenlik antlaşmasının sağlanması ve giderek İbrahim’i Antlaşmalara dahil edilmesi. Üçüncüsü, Suriye’de Amerikan’ın güvenlik ve istikrar çıkarları ve bölgesel jeopolitik hesaplarıyla uyumlu bir rejimin inşa edilmesi ve SDG’nin bu rejim içinde önemli bir unsur olarak yer almasıdır. ABD’nin yönetimi bu amaçları doğrultusunda adım atarken sahada en büyük engelin Türkiye’den kaynaklanacağını hesaplamaktadır. Hakan Fidan’ın Beyaz Saray’daki görüşmelere davet edilmesi bu yaklaşımın mantıki ve siyasi bir sonucudur. Ancak sizin sorununuzda da ima edildiği üzere asıl mesele şu: Bunun Kürtlere etkisi ne olacak? Ya da SDG’nin masada olmadığı bir ortamda Amerikan yönetimini onun meşru taleplerine ne kadar temsil edebilecek?

Erdoğan yönetiminin elindeki bütün kartları Kürtlerin ve SDG’nin etkisinin minimize edilmesi yönünde kullanacağından hiç şüphe yok. Şara rejimi ile yürütülen müzakerelere SDG’nin entegre edilmemesi bunlardan biridir. Bu, çok büyük bir ihtimalle ya Türkiye’nin Trump yönetimi nezdinde yaptığı doğrudan girişimleriyle engellendi ya da Türkiye’nin ‘hassasiyetlerine’ binaen bundan imtina edildi. Ancak mesele şu ki, Kürtler ve SDG olmadan ne Suriye’de kapsayıcı ve normal bir düzenin oluşturulması ne de Şam geçişi rejiminin kendisinden beklenenleri karşılanması mümkün görünmemektedir. Hakan Fidan’ın görüşmelerden sonra yaptığı açıklamada kullandığı “altın oran” ibaresi, eğer bilinçli olarak kullanılmışsa, dikkat çekici bir pazarlığa işaret etmektedir. Aslında diplomaside çok daha yaygın ve tanımlanmış bir karşılığı olan mesela “denge” kavramı yerine “oran” kavramının kullanılması Fidan’ın zihin haritasını ortaya koymak açısından da manidardır. Zira denge kavramı çatışan çıkarlar arasında ortak bir payda bulmayı öne çıkarırken, ‘oran’ kavramı bütün bir parçası olarak tanımlanmış bir niceliğe işaret etmektedir – hukukta yaygın olarak kullanılan ‘orantısız güç’ kavramının da işaret ettiği gibi güç kullanımının kendisi değil de onun ‘orantısız’ kullanımı tartışma konusu olabilir.

Her hâlükârda SDG’nin masada olmaması başlı başına ciddi ve hemen giderilmesi gereken bir risk teşkil etmektedir. Bu, üç temel noktada birbirini destekleyen ve güçlendiren tarzda siyasi ve diplomatik hamlelerin yapılmasını gerekli kılmaktadır. Bunların başında Kürtler arasında Kamışlı konferansı kararları çevresinde çok yönlü ve sürdürülebilir bir siyasi ve stratejik ortaklığın inşa edilmesi ve çerçeve de bütün Kürdistan sathında ve diasporada bir hareketlilik ve desteğin sağlanmasıdır. İkincisi, Amerika ve uluslararası koalisyon güçleri nezdinde yoğun ve birleşik siyasi ve diplomatik faaliyetlerin yürütülmesi gerekmektedir. Nihayet, üçüncüsü, Suriye’nin diğer bileşenleriyle yeni Suriye üzerinde ortak bir siyasi vizyon ve toplum sözleşmesi oluşturma yönünde güçlü ve koordineli adımlara hız verilmesidir.

Aktüel sorulardan biri de şu; Türkiye’nin beklentileri doğrultusunda Abdullah Öcalan’ın SDG’ye silah bıraktırması söz konusu olabilir mi?

Şimdiye kadar gerek Rojava yönetimi ve SDG adına gerekse Öcalan’a atfen kamuoyuyla paylaşılan bütün açıklamalar silah bırakılması yönünde SGD’ye yapılan tüm telkin ve baskıların tasfiye amaçlı olduğu ve bunun Kürtler için açık bir siyasi intihar anlamına geleceği belirtilmektedir. Daha da önemlisi, bu yönlü dayatmaların Kürtlere karşı milli bir kıyıma yol açacağı vurgulanırken Suriye genelinde de toplumsal bir yıkıma davetiye çıkaracağının altı çizilmektedir. Bu hâklı tespit ve kaygılara ekleyecek bir söz bulamıyorum.

Son sorumuz; Suriye Kürtlerini kısa ve orta vadede nasıl bir gelecek bekliyor, bu konudaki öngörülerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Gelecek öngörüleri tanım gereği tecrübe ötesi bir zaman ve mekân tahayyülüne dayanır ve dolayısıyla her zaman ani ve öngörülemez değişimlerin hükmüne maruzdur. Bu nedenle normalde tahminlerin gerçekleşmesi değil de gerçekleşmemesi esastır. Ancak yine de sorunuza mütevazi bir cevap vermek adına belki şunlar söylenebilir. Gerek Rojava gerekse bütün bir Kürdistan siyasi coğrafyasına dair gelecek projeksiyonları yapılırken mevcut statükonun sürdürülmez olduğunu hareket noktası olarak alınması yanlış olmaz. Ancak, bu başlı başına önemli olmakla birlikte kendi akışına bırakıldığında veya kendiliğinden Kürtler lehine olumlu sonuçlar doğurmaz. Zira az önce de ima edildiği üzere kurulacak ‘yeni Ortadoğu nizami’ esas olarak devlet-merkezli ve hegemonik bir tarzda şekillenebilir ve dolayısıyla devletsiz aktörlerin marjinalleşmesi seklinde de tezahür edebilir. Üstelik bu hiçte yabana atılacak bir ihtimal değildir. Kürtler açısından esas mesele köklü sarsıntılar yaşamakta olan Ortadoğu yeniden kurulurken müşterek bir siyasi vizyonda ortaklaşmak ve dolayısıyla ortak hareket kabiliyetinin inşasına odaklanmaktır. 27 Nisan Kamislo Konferansının ortaya koyduğu federal barış vizyonu; Güney Kürdistan Hükümetinin General Mazlum Kobani’yi daveti üzerine gerçekleşen önemli ziyaret ve son olarak Duhok Konferansıyla devam eden Kürtler arası siyasi süreç önemli birer kilometre taşı olarak görülebilir. Bu ortaklaşma üzerinde bina edilecek bir Kürdistan Pax’i ve Paktının en kötü ihtimallere karşı en iyi siyasi, askeri ve diplomatik savunma ve toplumsal direncin ortaya konulmasını mümkün kılacağı gibi her tür sürpriz, ani ve olumsuz gelişmeler veya saldırılar karşısında mümkün olan en iyi hareket pozisyonunda bulunma avantajını sağlar. Bunun için, Kürdistan siyasi aktörlerinin samimi, sorumlu, dirayetli ve kararlı tutumları kadar Kürdistan kamuoyu, medyası ve sivil toplumunun da çök yönlü angajman, eleştirel ve ön açıcı müdahalelerine ihtiyaç vardır.

Deng Dergisi, sayı:138

POLITIKA