Türkçe | Kurdî    yazarlar
Ya sev ya terk et”ten “Furkan günlerindeyiz, safınızı doğru seçin”e

2026-01-16

Ruşen Çakır

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Bir zamanlar Türkiye’de çok meşhur bir slogan vardı: “Ya sev ya terk et.” Hâlâ zaman zaman oluyor ama bir dönem çok etkiliydi ve tabii ki bu esas olarak Türkiye’de Kürt meselesi söz konusu olduğu zaman gündeme getirilen bir slogandı. Çoğunluğun az olana “Beğenmiyorsan çek git.” demesiydi. Ayrımcı bir slogandı, hatta ırkçı bir slogandı. Ne zamandır duyulmuyordu. Şimdi yeni bir şey başladı. Özellikle İslami kesim içerisinde çözüm süreci ama esas olarak Suriye’de yaşananlar ve Halep’te yaşananlar; Halep’te yaşananlar ve şimdi belki de devamı gelecek. Fırat’ın batısındaki SDG’nin kontrolündeki alanlar Şam yönetimi tarafından SDG’nin elinden alınmak isteniyor; ya iknayla ya zorla. Halep’te iki büyük mahalle böyle çatışmaların sonunda SDG tarafından boşaltıldı, daha doğrusu silahlı güçleri çekildi. Şimdi Deyr Hafir ve Meskene diye yerlerde benzer şeyler yaşanabileceği söyleniyor.

Ve bu olaya bakışta, yani Halep’te yaşananlara bakışta Türkiye’de dindar kesimin içerisinde bir ilginç saflaşma var. Bunun en bariz dışa vurumu çarşamba günü Yeni Şafak gazetesinin epey popüler olan yazarlarından Taha Kılınç bir yazı kaleme aldı. “Hayırdır siz?” diye soru işareti. Orada, Taha Kılınç kendisinin yakın zamanda Suriye’ye gittiğini, Halep’e gittiğini, Halep’in Kürt nüfusunun içine yuva yapmış Marksist, Leninist bir terör örgütünün işgali altında olduğunu ama nihayet Halep’in teröristlerden temizlenip devletin kontrolünün sağlandığını yazdı o yazıda. Yani bir yerde devlet var, ki o işte Ahmed eş-Şara’nın yönetimindeki HTŞ ağırlıklı yapı; bir yanda teröristler, Marksist, Leninist terörist, o da SDG oluyor. Kürtlerin içerisine yuvalanıyor, burayı temizliyor Suriye ordusu devleti. Ve orada diyor ki: “Özellikle İslami duyarlılığa sahip olduğunu düşündüğüm bazı isimlerin Marksist Leninist bir örgüte göğüslerini siper etmedeki canıhıraş gayretlerine çok şaşırdığımı söyleyebilirim.”

Halep olayları yaşanırken Türkiye’de az da olsa bazı kişiler itiraz ettiler. Orada Kürtlere yönelik bir saldırının olduğunu söylediler ve Kürtlerle dayanışma içerisine girmek istediler. Bunların içerisinde İslami kesimden de az da olsa insanlar vardı. Sayıları az olmasına rağmen Taha Kılınç bundan rahatsız olmuş. Buraya kadar böyle. Ama yazının sonuna gelelim; yazının sonu çok çarpıcı: ‘‘‘Furkan günleri’ ibaresini Müslüman Kürt aydınlar çok iyi bilirler. İslami terminolojinin kilit kavramlarından biridir çünkü. Onlara anlayacakları dilden hitap edeyim: Furkan günlerindeyiz. Safınızı doğru seçin.’’ Şimdi Furkan Günleri Bedir Savaşı’ndan hareketle İslami terminolojide yerleşen bir kavram. Furkan esas olarak ‘‘hak ile batılın ayrışması’’ anlamına geliyor ve bu anlamda Bedir Savaşı Furkan günü olarak tanımlanıyor. Şimdi orada bir tür Bedir Savaşı’na gönderme yapıyor Taha Kılınç ve diyor ki: ‘‘Hak ve batıl ayrışıyor, safınızı seçin.’’

Bir dindar kimin safını seçecek? Hakkın safını seçecek değil mi? Evet. Peki hak nerede? Hak, Taha Kılınç ve onun gibi düşünenlerin söyledikleri, iddia bu. Neye dayanarak? Yani ortada bir tartışma, siyasi tartışma, teolojik tartışma mı var? Hayır yok. Neden yok? Gerek yok. Çünkü Taha Kılınç ve onun gibi düşünenler çoğunlukta; Taha Kılınç ve onun gibi düşünenler Türkiye’de ve Suriye’de iktidarda. Devlet onların kontrolünde. Geri kalanların önündeki tek seçenek ne oluyor? Batıl olmak. Ya oraya biat edecekler, mesela Suriye’deki Şam yönetiminin dediklerini harfiyen yerine getirecekler ya da işte nedir; “Safınızı doğru seçin.” Ne olacak? Batıl safı seçmiş olacaksınız. Şimdi tekfircilik diye bir şey var; birebir bunu andırıyor. Ama tam öyle olmasa da burada Kürt dindarlara deniyor ki: “Arkadaşlar dindarsanız Kürtlüğü geri plana atın. Dinimizin gereği budur.” deyip Suriye’deki operasyonun doğruluğunu savunmak zorunda olduğunu söyletiyorlar. Aksi takdirde birtakım dindarlar Kürt kimliklerinden hareketle ağızlarını açacak olurlarsa bu sefer ümmetten ayrı düşmekle suçlanıyorlar. Ne oluyorlar? Kürtçü, Kürt milliyetçisi oluyorlar. Böyle basite indirgenmiş bir şey. Ne deniyor sonuçta Kürt dindarlara? Daha önce birtakım çevreler Kürtlere ve onlara destek verenlere “Ya sev ya terk et.” diyordu. Şimdi de deniyor ki: “Bak siz bu dilden anlarsınız, Furkan günlerindeyiz, ya hak ya batıl.” Diyelim ki bir Kürt Müslüman ya da onun dediği gibi İslamcı aydın “Evet doğru, hak benim, sen de benim yanıma gel.” dediği zaman ne diyor? “Hayır sen olamazsın çünkü kaç kişisiniz? Çünkü çoğunluk değilsiniz.”

Burada dün Hüseyin Çelik’le bir yayın yaptık, bu konuları da konuştuk. Orada da söyledim, tekrar söyleyeyim: Türkiye’de yaşayan bir vatandaş olarak ve bu konuları, hem İslamcılığı hem Kürt hareketini çalışan bir gazeteci olarak şunu çok rahat bir şekilde söyleyebilirim: Türkiye’de dindarlık denince akla gelen ilk topluluk Kürtlerdir. Tarihsel olarak da böyle, bugün de böyle. PKK Kürtleri büyük ölçüde sekülerleştirdi belki ama hâlâ dindarlık, dini örgütlenmeler, tarikatlar, değişik İslami ekoller Kürtlerde çok güçlüdür. Çok güçlü bir gelenek var. Dolayısıyla birilerinin Kürtlere İslam’ı, İslam tarihini, ‘‘İslam’da hak şudur, batıl budur’’ diye öğretmeye kalkması bana çok yadırgatıcı geliyor açıkçası. Dolayısıyla burada aslında yapılan, nasıl söyleyeyim, bir milli duruş meselesi. Yani burada Kürtlerin Suriye’de ya da Türkiye’de, dünkü yayında bahsettiğim gibi ezkaza yarın öbür gün bir şey olur da İran’da bir şeyler talep etmesi, bir şeylere itiraz etmesi gibi hususlardan rahatsızlık duyuluyor. Bu rahatsızlık İslam perdesinde dile getiriliyor, Bedir Savaşı’na gönderme yapılıyor ama olayın İslam’la alakasının ne olduğunu dindar bir Kürt sorduğu zaman orada işler karışıyor.

Bu gerçekten acı bir olay. Yani Kürtlerin, dindar Kürtlerin ama genel olarak tüm Kürtlerin yıllarca yaşadıkları sıkıntıları, birtakım beklentilerin yerine gelmemesini, birtakım ikinci sınıf vatandaş muameleleri görmelerini, hep kendilerine bir şeyler vadedilip sonra kırıntı halinde sunuluyor olmasını ümmetçi bir söylemle şimdi pazarlamaya çalışmak çok abes. Bir diğer husus da şu: Tabii ki burada bu tartışma, Furkan Günleri deyince Saddam Hüseyin’in vakti zamanında Irak’ta 1986-1989 arasında Kürtlere ama sadece Kürtlere değil, Türkmenlere, Süryanilere de ama zirvesi Halepçe Katliamı olan bir operasyonu vardı; bitmek bilmeyen o operasyonun adı da Enfal Operasyonu’ydu. Enfal de Kur’an-ı Kerim’den bir surenin adıydı biliyorsunuz. Bunu kullanarak buradan o da kendini meşrulaştırmaya çalışmıştı. Ve gördüm bu tartışmada, Taha Kılınç meselesinde rahatsızlığını dile getiren bazı Kürtler sosyal medyada bu Enfal Operasyonu’na da gönderme yaptılar.

Yani şunu vurgulamak lazım: Bu mesele, Kürt meselesi, Kürt meselesinin çözümü, çözümsüzlüğü meselesi toplumda birçok ayrılığı körükleyebiliyor. İşte bu anlamda çözüm süreci çok önemli, Türkiye’deki süreç çok önemli. Ama bu sürecin olabilmesi için, bu süreci ve bu sürecin bir benzerinin Suriye’de yaşanması için sayıca çok olanın dayatıp sayıca az olanın “Allah razı olsun.” diye kabul etmesini beklerseniz hiçbir şeyi çözemezsiniz; ne Türkiye’de ne Suriye’de. Onun için olay kimin sayıca çok olduğu değil, kimin neyi neden istediği ve istediğinde haklı olup olmadığı meselesi. Benim bildiğim İslamiyet de bunu söyler, başka dinler de bunu söyler. İnsan olmak bunu gerektirir. Öyle şey göndermelerle “Safınızı belirleyin, ya haksınız ya batıl, hak biziz.” gibi dayatmalarla bu işi yapmak toplumda zaten var olan birtakım gerginlikleri, ayrışmaları körüklemekten başka işe yaramaz. Kürt-Türk kardeşliği denen olayda bir abilik ya da ablalık ve küçük kardeşlik üzerinden kurgularsanız olmaz. Kardeşlikse eşit kardeşlik; bir kardeşin diğerine dayattığı bir ilişkiyi kardeşlik ilişkisi olarak tanımlamak asla mümkün değil.

Medyascope

POLITIKA