

2026-04-12
Ali Polat
Yaklaşık yarım yüzyıllık bir çatışma, dar bir müzakere çerçevesine indirgenemez. PKK’nin geleceği ile Kürdistan meselesinin çözümü aynı şey değildir. Gerçek bir çözüm, ancak Kürt milletinin bütün katmanlarının iradesiyle mümkündür.
Son dönemde Türkiye’de devlet ile PKK arasında silahlı çatışmanın sonlandırılması ve örgütün silahsızlandırılması yönünde bir sürecin başlatıldığı ifade edildi. Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen bu sürece örgütün de olumlu yanıt verdiği belirtildi. Her ne kadar tutuklu bir liderin devletle silahsızlanma müzakeresi yürütmesi kendi içinde çeşitli çelişkiler barındırsa da, bu durum nihayetinde tarafların aldığı bir karar olarak ortaya çıkmıştır.
Silahlı mücadelenin sürdürülmesi ya da sonlandırılması, sonuçları itibarıyla tüm kesimleri doğrudan etkileyen bir mesele olsa da, bu kararın alınması ve uygulanması esas olarak PKK ile devlet arasındaki ilişki çerçevesinde şekillenmektedir. PKK’nin varlığını nasıl sürdüreceği, hangi mücadele yöntemlerini benimseyeceği ya da silahlı mücadeleyi sürdürüp sürdürmeyeceği, doğrudan örgütün kendi iç karar mekanizmalarına ve liderliği başta olmak üzere kendi politik iradesine bağlıdır.
Aradan geçen süreye bakıldığında, başlatıldığı ifade edilen sürecin PKK’nin gerçek anlamda silahsızlanmasına yönelik işlemediği görülmektedir. Örgüt tarafından atılan bazı sembolik adımlar bulunsa da, bunların büyük ölçüde sınırlı ve göstermelik kaldığı anlaşılmaktadır. Buna karşılık devlet tarafından da silahsızlanmayı teşvik edecek kapsamlı bir yasal çerçeve oluşturulmamıştır.
Aynı dönemde, silahsızlanma meselesinin ötesinde Kürdistan meselesinin daha geniş bir bağlamda farklı bir eksende ilerlediği dikkat çekmektedir. Özellikle Rojava’da son on beş yıla yayılan kazanımların kısa süreler içerisinde ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanan gelişmeler, bu sürecin yönüne dair çok daha somut bir tablo ortaya koymaktadır. Rojava’da ortaya çıkan yönetim deneyimi, yerel örgütlenme biçimleri ve siyasal kazanımlar, yalnızca bölgesel bir gelişme değil; Kürdistan meselesinin farklı bir coğrafyada aldığı somut bir form olarak değerlendirilmelidir. Ancak bu kazanımların kısa sürede tasfiye edilmesi, meselenin çözümünden ziyade mevcut dinamiklerin ortadan kaldırılmasına dönük bir yaklaşımın hâkim olduğunu göstermektedir.
Müzakerenin niteliği açısından bakıldığında ise temel bir sorun öne çıkmaktadır. Abdullah Öcalan’ın tutuklu olması ve doğrudan devletin denetimi altında bulunması, onun özgür iradesini ciddi ölçüde sınırlayan bir durumdur. Kendi başına bağımsız karar alma ve özgürce pozisyon belirleme imkânı kısıtlı olan bir aktörün, Kürdistan meselesi gibi çok boyutlu ve tarihsel derinliği olan bir sorunda tek başına muhatap haline getirilmesi, sağlıklı bir müzakere zemini oluşturmamaktadır.
Bu tabloyu daha somut ifade etmek gerekirse, ortada bir müzakere masası varmış gibi görünse de, bu masada aslında tek bir sandalye bulunmaktadır. O sandalyeye kimi zaman devlet, kimi zaman ise Öcalan oturmakta; ancak ortaya çıkan söylem çoğu zaman tek taraflı bir çerçevenin dışına çıkamamaktadır. Bu durum, müzakerenin doğası gereği olması gereken karşılıklılık ve çoğulculuk ilkesini zayıflatmaktadır.
Burada yapılması gereken temel ayrım şudur: PKK, Kürdistan meselesinin bir nedeni değil, büyük ölçüde bu meselenin ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Dolayısıyla, PKK’nin varlığı, mücadele biçimleri ya da silahlı mücadeleye devam edip etmeyeceği meselesi, Kürdistan meselesinin bütününü ifade etmez.
Öte yandan, PKK’nin yaklaşık elli yıla yayılan silahlı mücadele pratiği, Kürt toplumu içerisinde belirli bir siyasal ve kültürel iklimin oluşmasına da neden olmuştur. Bu süreçte örgüt, toplumdan büyük ölçüde koşulsuz destek ve orantısız bir meşruiyet beklentisi üretmiş; en küçük eleştiriyi dahi çoğu zaman kendisine yönelik bir saldırı olarak değerlendiren bir yaklaşım geliştirmiştir.
Geldiğimiz aşamada bu yaklaşımın etkileri daha belirgin hale gelmektedir. Sürece yönelik eleştiriler çoğu zaman yapıcı katkılar olarak değil, engelleyici unsurlar olarak görülmekte; bu da tartışma zeminini daraltmakta ve sağlıklı bir toplumsal değerlendirme yapılmasını zorlaştırmaktadır.
Benzer şekilde, devletin sürece yaklaşımı da ciddi soru işaretleri barındırmaktadır. Bu sürecin gerçekten Kürdistan meselesinin çözümüne yönelik bir irade mi taşıdığı, yoksa daha çok bölgesel gelişmeler doğrultusunda şekillenen taktiksel bir hamle mi olduğu konusunda Kürt milleti nezdinde belirgin bir güvensizlik söz konusudur.
Bugüne kadar atılan adımlar incelendiğinde, ne kapsamlı bir yasal düzenleme yapılmış ne de yasal düzenleme gerektirmeyen somut adımlar atılmıştır. Hasta tutukluların serbest bırakılması, kayyum politikalarından vazgeçilmesi ya da siyasi tutukluların durumunun yeniden değerlendirilmesi gibi adımların atılmaması, bu güvensizliği daha da derinleştirmektedir.
Sürecin isimlendirilmesi dahi bu yaklaşımın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Kürdistan meselesinin çözümünü doğrudan ifade eden bir çerçeve yerine “terörsüz Türkiye” gibi bir kavramın tercih edilmesi, sorunun kendisini tanımlamak yerine onu güvenlik eksenli bir meseleye indirgeme eğilimini yansıtmaktadır.
Bu noktada geçmiş deneyimlerin de göz ardı edilmemesi gerekir. 2013–2015 yılları arasında yürütülen ve kamuoyunda çözüm süreci olarak adlandırılan dönemde, taraflar arasında belirli bir ilerleme sağlanmış; çatışmasızlık ortamı oluşmuş ve toplumda güçlü bir umut iklimi ortaya çıkmıştır. Ancak bu süreç, nedenleri tam olarak ortaya konulmadan ve kapsamlı bir muhasebesi yapılmadan ani bir biçimde sona ermiştir.
Sürecin neden çöktüğü, hangi aktörlerin ne ölçüde sorumluluk taşıdığı ve bu çöküşün toplumsal sonuçlarının ne olduğu hâlâ açık ve şeffaf bir biçimde tartışılmış değildir. Oysa bu süreç de büyük ölçüde aynı aktörler arasında, kapalı kapılar ardında yürütülen ve zaman zaman topluma bir araç olarak sunulan bir karakter taşımaktaydı.
Bu çöküşün ardından yaşananlar ise yalnızca bir sürecin sona ermesiyle sınırlı kalmamış; birçok Kürdistan şehrinde yıkım, ağır insani bedeller ve derin toplumsal travmalar ortaya çıkmıştır. Bu kadar ağır sonuçlar doğuran bir deneyimin hiçbir biçimde kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutulmadan, sanki hiç yaşanmamış gibi yeni bir sürecin başlatılması, toplum nezdinde ciddi bir güvensizlik üretmektedir.
Dolayısıyla, bugün yürütülen herhangi bir sürecin sağlıklı ve kalıcı bir sonuca ulaşabilmesi için, geçmişte yaşanan bu deneyimin açık bir muhasebesinin yapılması kaçınılmazdır. Bu yapılmadan, aynı aktörler üzerinden yeniden kurulan süreçler, benzer sonuçları üretme riskini de beraberinde taşımaktadır. Tüm bu gelişmeler ışığında, ortaya çıkan tablo karşılıklı ve eşit bir müzakere sürecinden ziyade, daha çok tek taraflı belirlenen bir çerçevenin uygulanmaya çalışıldığı izlenimini güçlendirmektedir.
Kürdistan meselesi ise çok katmanlı, çok bileşenli ve heterojen bir yapıya sahiptir. Bu nedenle yalnızca PKK’yi ya da devleti değil, Kürt milletinin bütün katmanlarını doğrudan ilgilendirmektedir. Bu nedenle çözümün kapsamı da aynı genişlikte ele alınmak zorundadır.
Meselenin gelecekte nasıl bir seyir izleyeceği, yalnızca iki aktörün dar çerçeveli müzakereleriyle değil; Kürt milletinin bütün katmanlarının, tüm bileşenlerinin ve farklı dinamiklerinin sürece aktif katılımıyla şekillenebilir. Bu bağlamda özellikle altı çizilmesi gereken husus şudur: Kürdistan meselesinin çözümü, ancak Kürt milletinin kendi içindeki tüm bileşenlerin ortak bir konsensüs oluşturmasıyla mümkündür. Sendikalar, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, dernekler, kanaat önderleri ve özellikle aşiret yapıları dahil olmak üzere Kürt milletinin bütün katmanları, ortak bir temsil iradesi ortaya koyarak bir temsil heyeti oluşturmadıkça, müzakere sürecinde gerçek anlamda bir taraf pozisyonu almak mümkün değildir.
MAKALELER
2026-04-10Trump Kürtler için mi sorun, yoksa Kürtler Trump için mi bir yük?
2026-04-08Ateşkesin Gölgesinde Kazanan Kim, Kaybeden Kim?
2026-04-01Mesud Barzani, Fırtınalı Ortadoğu’da Diplomasi ve Direnişin Sembolü
2026-03-24Newroz 2026: Birlik Ruhunun Yeniden Yeşerdiği Gün
2026-03-18İhanete geçit yok
2026-03-16İran denkleminde Kürt aktörler ve rejim değişikliği tartışmaları
2026-03-01Yok Saymakla Yok Olmuyor, Su Yatağını Bulacak
2026-02-22Güney Kürdistan’da muhalefet ve ulusal siyasetin ahlaki krizi
2026-02-17Bireyden Kolektife Sorumlu Özgürlük
2025-02-12Resenden Rebene (*)
2026-02-07Güney Kürdistan’dan Rojava’ya Kürt Siyasetinin Gerçekliği
2026-01-22Demokrasi ve Ekonomi de ki krizin eşiğinde; Kürt meselesi
2026-01-19Rojava Kürdistanı’nda kayıpların ardındaki üç temel dinamik
2026-01-18ABD’li senatörler, Ankara ve Şam’ın Kürtlere yönelik hamlelerini durdurabilecek mi?
2026-01-16Halep’ten Sonra
2025-01-13Bugün Değilse, Ne zaman?
2025-01-13Bütüncül Bir Yaklaşıma İhtiyaç Var
2025-12-21Kürt Meselesinde Silahların Susması Tamam da, Ya Gerisi?
2025-11-21Kürtlerin Haysiyet Meselesi; Rojava
2025-11-19Yaşam Çığlığı Olarak Özgürlük