Türkçe | Kurdî    yazarlar
Berrin Sönmez: Yargıya “İmamoğlu savunma yapmasın” baskısı

2026-07-12

İBB davasının ilk duruşma günü, usule aykırı olarak kimlik tespiti bile yapılmadan başlatılmıştı. Başladığı gibi pek çok usulsüzlükle sürdü. Ve ilk celsenin son duruşmasında usulsüzlüğün şahikası yaşandı. Aynı günlerde Ankara NATO Zirvesi’nde ise gösterişin şahikasına tanık olduk. Hak ihlalinde sınır tanımayan iktidar “itibardan tasarruf olmaz” sınırını da aşıp halkın kesesinin ağzını sonuna kadar açmıştı. Enflasyonda özellikle gıda enflasyonunda ülkeyi dünya şampiyonu yapmaya koşan iktidar yörük sırtından kurban keserek itibar ve meşruiyet devşirdiğini düşünüyor olabilir. Hazırlıkta, karşılamalarda, ikramlarda ve ayak bastı hediyelerinde abartma çıtasını arşa çıkardı. Oysa gelenlerin hepsi bizi, bizden iyi biliyor. O paravanların arkasına gizlenen yoksulluğu bildikleri için “gösteriş budalası” benzeri deyimlerle anacak, anlatacaklar kuşkusuz. Çünkü dünyada Marcos çiftinin Filipinler’de yaptıklarını unutan yoktur. Halkını, sokak köpeklerini kapışarak yiyecek kadar yoksullaştıran Marcos, zenginlerin ve yabancıların yoksulluğu gizlemek, yoksulların sesinin duyulmasını önlemek için su perdeleriyle sözüm ona estetik/modern şehir planları ile göz boyardı. Bizde o kadar da zahmete girilmedi tabii ki. Her şey görünmek üzerine olduğundan yoksulluğu gizlemek için bazı binaların görünen kısımlarını boyamak, NATO renklerinde branda ve paravan çekmek yeterliydi. Üstelik bizde konukların güvenliği gerekçesiyle yapılmıştı. Yani kurşun geçirmez branda ve paravan icat ettilerse demek bize de bravo demek düşecek.

Ankara’da bunlar yaşanırken İstanbul’un dünyaca ünlü cezaevinin mahkeme salonunda bambaşka bir kurgu hazırlanmış meğer. 9 Mart’tan bu yana sergilenen piyesin “Ekrem’i konuşturmayın” temalı olduğu son sahnede anlaşıldı. Duruşmaların ilk gününde Ekrem İmamoğlu ifade listesinin başında olması gerektiğini söylüyordu ama mahkeme “örgüt lideri” olarak tanımlayan iddianamedeki suç isnatlarıyla uyuşmayan bir karar verdi. Son sıralarda yer alacaktı İmamoğlu. Ve duruşmalar boyunca hukuki hakkı olan çapraz sorgu aşamasında sözü sıklıkla kesilerek “sıra size geldiğinde istediğiniz kadar konuşacaksınız” denilmişti. Ancak son hafta yaklaştığında 9 Temmuz’da ilk celseyi bitirme kararı açıklandı. 9 Temmuz yaklaşırken aynı günde ve yakın saatlerde 3 ayrı davaya katılmak zorunda bırakıldı İmamoğlu. 2.400 küsur yılla ve 143 eylemden yargılandığı 4 bin sayfalık iddianame düzenlenmiş olan İBB ana davası, diploma ceza davası ve casusluk davası… Hukuk tarihinde görülmemiş böylesi bir duruşma takviminin tesadüf olduğuna inanmak mümkün değil. Savunma hakkını sakatlayan böyle durumlarla, 64 günde delik deşik olmuş iddianamenin inandırıcılığı uygulayıcılar tarafından sıfırlandı.

Büyük gün, 9 Temmuz geldiğinde ise gerçekten kıyamet koptu. Mahkeme İmamoğlu’nun başlangıç cümlelerinde sözünü keserek polemiğe girmekten ve ortamı germekten geri durmadı. 2400 yılla yargılanan bir kişinin 2400 kelime ile kendisini ifade etmesine olanak sağlamadı. Hatta belki yargılandığı 143 eylem sayısı kadar bile cümle kurma fırsatı verilmedi. Sürekli sözünü kesip “susma hakkınızı mı kullanacaksınız?” soruları, sahnelenen piyesin kurgudaki son cümlesi buymuş, izlenimi veriyor. ‘Ekrem savunma yapmasın’ istenmiş adeta. ‘Ben savunma yapmayacağım, yargılayacağım’ cümlesini kırparak ‘susma hakkını kullandı’ ifadesini mahkeme zaptına geçmesi ve Ekrem İmamoğlu’nun salondan çıkartılması, asrın hukuk skandalı. Ama heyet herhalde o gece rahat uyumuştur. Siyasi baskıdan kurtulma ferahlığıyla. “Sen yargılayacak konumda değilsin” sözleriyle polemik sürerken savcının ağır ceza reisine “203’ü uygula” hatırlatması, bu hukuk skandalının unutulmaz repliği olarak tarihe geçmiştir.

Ancak Ekrem İmamoğlu’na açılan tüm davaların hukukla değil siyasetle ilişkili olması nedeniyle bu konunun burada ve böyle kapanmayacağını söyleyebiliriz. Tıpkı siyasi gündemi İmamoğlu davalarının değil NATO Zirvesinin doldurması amacıyla bu ölçüde abartılı program hazırlanması gibi 9 Temmuz son tarihi de ekmek kadayıfının üstündeki kaymak niyetine planlanmış olmalı. Saray biraz plasebo etkisi yaşayacak ve heyet terfi alacak, hepsi bu kadar. Celal Bayar’ın sözüyle ‘bi siyasettir, uzun sürmez.’ Ayrıca hukukta ve demokraside çare tükenmez. Hukuk mu kaldı, demokrasi mi var, diyenler olacaktır. Ama işin aslı şu ki toplumda son kişi hukuku ve demokrasiyi unutmadan, hukuk ve demokrasi yok olmaz. Eski günlere değil eskisinden çok daha güzel ve olgunlaşmış, ergenlikten çıkıp reşit olmuş hukuka ve demokrasiye erişmenin en yakın olduğu günlerdeyiz belki de.

İleride bugünleri düşünürken en çok gazetecileri hatırlayacağız sanırım. Onların haberlerinden, kitaplarından, video ve fotoğraflarından oluşturulacak belgeseller tahayyül ediyorum. Ömrü olan görecek, hatırlayacak ve hatta bugünkünden daha farklı bakış açısıyla izleyecek. Ve umarım ki yeni nesiller bu belgeseller sayesinde hukuka ve demokrasiye sıkıca sarılacaklar.

Elbette bu belgeseller gazeteci var, gazeteciden gazeteciye fark var dedirtecek aynı zamanda. Silivri’ye hiç gidemeden o duruşmaları canlı izliyormuşum hissi yaşatacak kadar özverili, meslek aşığı gazeteciler sayesinde bilgi sahibi oluyoruz. Kıymetini, varlıklarının önemini bilelim. İktidar haberlerinin, yayınlarının önemini bildiği için sık sık onların hatırını soruyor, emniyette, adliyede konuk ederek ağırlıyor, iddianamelere konu, kira ödemesinler diye olsa gerek hapishanelere mukim ediyor. E, iktidar gibi olmasın ama biz de biraz kıymet bilelim çünkü demokrasi olacaksa dördüncü kuvvetsiz olmayacak. Tabii o belgesellerde talimatlı manşetler, haberler de olmalı. Ve belki bazıları o asılsız ya da abartılmış haberlerin neden ve kimlerin talimatıyla yapıldığını da faş ederler.

Neden bu kadar umutlu bir gelecek hayal ediyorum derseniz 9 Temmuz derim. Ekrem İmamoğlu’nun savunma hakkı gasp edildiğinde korkuyu gördüm çünkü. Bu siyasi davalarda bu kadar büyük bir korku olmasaydı savcılar ve yargıçlar üzerinde yürütme bunca güçlü baskı kurma ihtiyacı duymazdı. Düşününce çok açık görülüyor ki kendi atadığı yargıç ve savcılara ve onların becerilerine dahi güveni yok. Siyaseten halkta rıza üretemez hale geldiğinde kurulan o “muhalefeti dönüştürmek görevimiz” cümlesi parçala, böl, hapse tık uygulamasıyla “taçlandı.” Yargı silahını çeken iktidar, yargı silahının da tepesinde demoklesin kılıcını sallıyor, demektir. Güvensizliğin bu derecesi güç kaybının itirafıdır. Ki Zirve için sergilenen o güç gösterisi, o şaşaa, o gösteriş merakı gerçeği perdelemekle ilgili olsa gerek. Nitekim ülkede bu zirve öncesinde 4 bini aşkın gözaltı, tutuklama da yönetim zaafını saklama ihtiyacından. Çok ağır zulüm yapıldı. Çok büyük acılar yaşatıldı. Ama her gecenin bir şafağı var.

Medyascope

BASıNDAN