Türkçe | Kurdî    yazarlar
Ali Duran Topuz: Öğretmene vurulan yerde gül biter!

2026-06-18

Eğitimin piyasalaşması öğretmeni vasıfsız işçi konumuna sürükledi

Öğretmenin vurduğu yerde gül bitmez, benimkilerde hiç bitmedi; babaannem, ilk ve baş öğretmenim Xeco hariç.

Öğretmenin vurduğu yer meselesini uzattıkça uzatmak isterdim ya öğretmene tekme, tokat, copla vurulan yerdeyiz. Kıyı köşede de değil, başkentin, Ankara’nın göbeğinde.

Özel okullarda çalışan öğretmenlerin bir derdi var, dertlerini dile getirmek için eylemlilik içindeler. Dinleyen yok, olmaz da biliyoruz ama iş bununla kalmıyor, ağır bir şiddetle durduruluyor, susturuluyorlar. Ne bu şiddet bu celal diye sormak anlamsız, cevabı biliyoruz, öğretmen ya da madenci ya da tekstil işçisi ya da hemşire ya da hekim kim hak istese, haksızlığa itiraz isyan etse karşılaşacağı kişiler aynı: Polis ya da jandarma. İşlem de aynı: Gaz, cop, kelepçe, ama ters kelepçe çünkü hıncın görülmesi lazım. Dahası da var: Ana akım medyalar için haber olması bile gerekmeyen bir şey bu yüreği sağır zalimlik, muhalif medyalar var ne iyi ki diyeceğiz ama onların da ulaşabileceği nüfus kesimleri belli.

DEVLET NİYE ÖĞRETMEN DÖVER?

Devlet öğretmeni niye dövüyor? Döven güvenlik işçileri niye böyle kindar? Gazeteler niye görmüyor? Dahası öğretmen niye yalnızca öğretmen olarak bu gaddarlığa maruz kalıyor? Niye başka kimse yapmayın yanlıştır demiyor?

Öğretmen çocuklara öğretiyor. O çocukların anne babaları var. O anne babalar çocuklarla beraber bir toplumun üyeleri. Bu iş çocuğun geleceğini belirleyecek önemde bir iş, demek ki toplumun geleceğini de belirleyecek kadar önemli bir iş. Daha dün “eti senin kemiği benim” diyerek çocuklarını öğretmene teslim eden o velilere ne oldu, neredeler? Daha dün “Öğretmenin vurduğu yerde gül biter” diye nutuk atan bürokratlar, siyasetçiler, medyatik kanaat önderleri, toplum eğiticileri ne oldu? “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesillerin ancak öğretmenlerden kurtulunca yetişeceğine mi inanılıyor artık? Böyleyse teorik gelişme diye kutlabayibirdik bunu ama o şiddet ne? Artık öğretmenlerin “insan topluluğunun en özverili ve saygın” topluluğu değil de en lüzumsuz, en şerir kesimi olduğuna mı hükmedildi? Ne oluyor? Gözler mi kör, kulaklar mı sağır, diller mi lal?

BİR BAŞLANGIÇ: 12 EYLÜL

Cevapların, olan bitenlerin bilinmediğini düşündüğümden değil, kimsenin göremediği şeyleri gördüğüm zehabında olduğumdan değil, eyleme yönelik saldırılara engel olabilecek bir yol yordam bilmediğimden, herkesin bildiğini tekrar edeyim ben de:

Bugün kökü 12 Eylül generallerinin melanetlerine gitmeyen iş fazla değil. Öğretmenliğin mesleki, toplumsal düşüşü o zaman başladı. Karşı mücadelelerle bir zaman idare edildiyse de en nihayet AK Parti iktidarı eğitim alanını (sağlık gibi, ekoloji gibi) piyasalaşmaya ardına kadar açınca, eğitim-öğretim öğrenciye bir şeyler kazandırmadan, katmadan önce sermayedarların sermayesine sermaye katan bir şey haline gelince, bugün copların, kelepçelerin her an iş başında olduğu zamanlara vardık. Böylece eğitim-öğretim meselesinin kendisindeki sorunları tartışmaya vakit kalmadan, yeni kurulan nizamın yol açtığı acı verici sorunlara geçtik: Artık ailesinin parası olmayan çocukların okuma şansı çok ama çok az, artık öğretmenler “üstün kamu yararı”na iş gören kişiler statüsünde gösterilip yüceltilmiyor, yani ortak hayatı iyileştirecek bilgi beceri sahibi kişiler olarak görülmüyor, fakat eğitim süreçlerindeki sermaye çıkarlarına göre hareket etmesi gereken, geliri gideri ona göre ayarlanan, ideolojik olarak gözden düşmüş işçiler, fazlası değil.

Artık polis ve asker dışında ideolojik olarak yüceltilecek bir “çalışan kesim bireyi” yok, kılıçla minbere çıkıp konuşan Diyanet başkanları ya da koşa koşa işçilere fırça adan müftüleri saymazsak. Bu değişimde sorun olduğunu yazıp çizecek medya da yok, bu sorunların boyunu posunu ortaya koyacak akademi de yok. Çocuklarının eğitim-öğretim süreçleriyle bir imkana kavuşacağına inanacak kimse de kalmadı bu dönemdeki politikaların sonucu olarak. Ekonomik olarak bu dönüşümden zarar değil de yarar görenler için zaten sorun yok, çocukları okusa da okumasa da, becerileri olsa da olmasa da onların “imkanları” bol. Bu kesim içinde eğitim şart diyenler için yüksek maliyetlerle iş gören okullar da var zaten, sırtında iktidar olan için maliyet yüksekmiş değilmiş dert mi? O halde öğretmene kim niye çok para versin? Eğitimsiz kalacak olan sadece fakir fukaranın, yani işçi sınıfının çocukları. O halde derdini anlatan öğretmenin imdadına kim koşsun?

Bundan 56 yıl önce, 15-16 Haziran’da parlamentoyu, hükümeti ve Anayasa Mahkemesi’ni geri adım atmaya zorlayacak kadar güçlü olan işçi sınıfından geriye ancak açlık greviyle, ölüm orucuyla asgari yaşam imkanları için hak almaya uğraşan zayıf bir örgütlülük kaldı. Sendikalar bölündü, klonlandı, yozlaştırıldı. Medya iktidarlaştırıldı. Bilinç kötürümleştirildi, bilinçdışı mankurtlaştırıldı. Geriye belirsizliğin, korkunun, çaresizliğin ızdıraplı bekleyişi kaldı, yakasına yapışıp ya da kapısına durup desteğe çağırılacak kimse kalmadı.

“DÖĞÜŞENLER DE VAR BU HAVALARDA”

Biri var ama konuşmamız gereken: Siyaset-çi olan kişi. Demeç vermeyi iyi bilen, fotoğraf verme, kadraja girme konusunda da usta olan biri cari siyasetçi. Benim bu söylemeye çalıştıklarımı benden iyi de söyleyebilir, benden becerikli olduklarından eminim. Peki bu biri niye öğretmenle birlikte cop yemiyor? Niye ona kelepçe vurulmuyor? Çünkü konuşan ve fotoğraf çeken birine kimse bir şey yapmaz, hatta iktidar ben olsam fotoğrafçı bile gönderirim.

Neredeyse her gün bir işçi ölümü yani iş cinayeti haberi geliyor. Neredeyse iki günde bir kadın ölüm haberi geliyor, erkek failli kadın cinayeti. Neredeyse her gün en az bir tutuklama haberi geliyor, sendikacı, gazeteci, siyasetçi. Her gün siyasetçiler bu durumu eleştiriyor kınıyor, kabul edilemez diyor. “Böyle bir şey olabilir mi” diyen siyasetçi bu günlerde ne türden şeyler olabileceğini kanıtlama uğraşı içinde.

Hal iyi değil. Ahmed Arif’in dediği gibi:

“Tekmil ufuklar kışladı

Dört yön, onaltı rüzgar

Ve yedi iklim beş kıta

Kar altındadır.”

Ama işte “Döğüşenler de var bu havalarda”, Ankara’daki öğretmenler gibi. “Dışarda, içerde… diş ile, tırnak ile” dayananlar. Konuşmayı, poz kesmeyi değil bu direnişe katılacak, onu büyütecek örgütlenmeyi başaran siyasetlerin bir şansı var, bir şans varsa. Gerisi sonsuz Roma oyunları.

Fakat

“Sonsuza dek yaşayan Roma değil

Evrendeki yeridir insanın.” (Osip Mandelştam)

Numedya24

BASıNDAN