Türkçe | Kurdî    yazarlar
Umur Talu: “İnsanlık onuru” mu, "onurun insanları” mı?

2026-02-01

ABD’ye, daha doğrusu ABD’nin bir kısmına neredeyse gıptayla bakacağım aklıma gelmezdi muhtemelen. Ama oldu. Dünyanın “en kapitalist, en emperyalist, en teknolojik ülkesi”nde; insanlar (tabii ki hepsi değil) dayanışmanın, direnişin, insan hakları, demokratik haklar, özgürlükler için ayağa kalkmanın, dik durmanın “insanlık vicdanı”nın önemli bir parçası olduğunu hatırlattılar

Bir savcı çıkıp “Devlet güçleri kanunsuz davranırsa, haksız şiddet uygularsa peşlerinde olacağım” diyor.

Bir vali çıkıp “Halkımızı devlet güçlerinin şiddetinden korumak için her şeyi yaparım” diyor.

Bazı önemli din insanları devletin halk üstündeki şiddetine karşı sert tavır alıyor.

Kimi belediye başkanı “devlet cinayetleri”ne ve şiddetine karşı halkın yanından, içinden ses veriyor.

Çok sayıda esnaf, halka şiddet uygulayan devlet güçlerine mal satmayı, hizmet vermeyi reddediyor.

Bir müzik insanı devlet şiddetine karşı anında bir şarkı yazıyor, besteliyor ve üç gün içinde ortaya çıkarıyor.

İşçiler, kamu çalışanları, öğrenciler, halkın birçok kesimi omuz omuza veriyor; şiddete, ölümlere, insanların evlerinden, sokaklarından alınmasına karşı; komşuları hangi etnik kökenden olursa olsun onları koruyabilmek için en soğuk havada bile ses, yürek veriyor. Evlerinde hapsolan “ötekiler” için alışverişlerini yapıyor, gıda temin ediyor, dağıtıyor.

Tartışmalı şahsiyetler olsalar da iki eski devlet başkanı bile halkı sokaklarda tavır almaya çağırıyor.

ABD’ye, daha doğrusu ABD’nin bir kısmına neredeyse gıptayla bakacağım aklıma gelmezdi muhtemelen. Ama oldu. Çünkü kendi ülkende boyun eğmiş, çok gerekli ve işlerinin şartı olan vicdanı çoktan gömmüş devlet insanlarına, hukukçulara, din insanlarına, yöneticilere, hatta tek tek kendimize filan bakmadan edemiyorsun.

Dünyanın “en kapitalist, en emperyalist, en teknolojik ülkesi”nde; insanlar (tabii ki hepsi değil) dayanışmanın, direnişin, insan hakları, demokratik haklar, özgürlükler için ayağa kalkmanın, dik durmanın “insanlık vicdanı”nın önemli bir parçası olduğunu hatırlattılar.

Elbette başta İran, Suriye… Baskının, şiddetin, zulmün, cinayet ve katliamların olduğu çok yerde de öyle. Ama “demokratik” sayılan, bireyselleşme ve bireyciliğin en üst düzeyde olduğu varsayılan bir yerde iki anlamda önemli: Birincisi, faşizm ve faşizanlık “demokrasi, hukuk devleti” filan tanımayabiliyor. İkincisi, vicdanın, dayanışmanın, mücadelenin dini, milleti, milliyeti, etnik kökeni, bireysel acısı yok ve her yerde olması gereken bu.

O yüzden, “seçmeci, ayırmacı” demokratlıklar, hak ve özgürlük titizlikleri, ayrıştırılmış acıların birbirine dokunmadan, bir ötekini görmeden ifadesi yeterli değil.

Neden? Çünkü geçim acısından kadınlara eziyet ve şiddete, cinayete kadar ne varsa; işçi haklarından çevre ve diğer canlılara olan duyarlılıklara kadar ne tür “hassasiyet” varsa; hepsinin müsebbibi olan sistemler, rejimler, devletler aynı.

Kimlik ve benzeri mücadeleleri, büyük-toplu mücadelelerden kopartan “post modernizm”in postası adrese yeterince ulaşmıyor. Grevdeki işçi, kadın cinayetlerini görmüyorsa; bu katliama isyan eden kadınlar etnik şiddetleri ıskalıyorsa; tabiatın yağmalanmasına ve hayvanların maruz kaldığı devlet örgütlü şiddete duyarlı olanlar, “istismar”ın milyonlarca insanı da ezdiğini duymuyorsa… Duygular ve duyarlılıklar, acılar ve öfkeler birbirini bulmuyorsa, hatta sınırları aşmıyorsa…

“Karşıdakiler” hâlâ güçlü olur, hep güçlü kalır.

O yüzden ne “enternasyonalizm” ne de “sosyalizm” modası geçmiş, eskiye ait ve birçok örnekte hayal kırıklıkları da yaratmış olsalar da, tükenmiş kavramlar, idealler ve mücadeleler.

“Vicdan enternasyonalizm”inden “vicdanların yerel ve ulusal dayanışması”na kadar hepsi ciddi siyasi mücadele ve programların, dayanışma ve örgütlenmelerin konusu.

Filistin ve Gazze’nin bütün dünyada yarattığı “bir tür enternasyonalizm” ile dünyanın her yerinde insanları ezen, şiddete, sömürüye, ölüme mahkum edenlerin kendi ülkelerinde yarattıkları acıların, felaketlerin ve bunlara isyanların özü çok farklı değil. Ya zaten aynı devletler, kişiler, büyük sermayeler ya da birbirine çok karşı görünseler de benzer baskı, zulüm, şiddet rejimlerini, kendi meşreplerine uygun biçimde uygulayanlar.

“İnsanlık onuru” çok kullanılan ama çoğu zaman lafta kalan bir şey. “Onur” insanlarını bulmadıkça, onlar çoğalıp bir ötekine omuz vermedikçe de lafta kalıyor zaten.

“Zorbalığın, sömürünün, şiddetin küreselliğine” karşı, sadece kendi yerel veya bireysel acılarımızın, öfkelerimizin içine kapanmanın ne o acıları yok edebildiğini ne de “insanlık onuru”nu da şahsi onurlarımızı da kafesten çıkarabildiğini anlayabilmek, anlatabilmekten; “acıların kardeşliği”ni ve ortak mücadelesini sağlamaktan öte bir yol var mı… bilmiyorum!

Not: Yeni çıkan “Dünyanın Tozunu Atalım!” (İletişim Yay.) kitabımda, daha doğrusu kitapçığımda, derdim bunu anlatabilmek, aktarabilmek oldu. Hem tarihi hem ortak veya bireysel talihi değiştirebilmek için!

T24

BASıNDAN