

2026-05-11
Umur Talu
Yoksullaştırdıkları, toprağı, ağacı, hayatı çalınmış insanlardan,
iş-ekmek-aş-hak-umut için toplanmış insanlara eziyetten utanan yok. O
başörtülü-türbanlı polisler, ne hissediyordu acaba, saç çekerken, “teyze”ye
eziyetle ters kelepçe takarken? Nasıl bir devlet göreviydi bu, nasıl bir
hınçtı! Kendileri, kökenleri gibi orta halli ya da yoksul ailelerin çocuklarına
olan hınçları hangi telkinler, öfkeler ile beslenmişti acaba?
Başörtülü iki polis, kendilerinden yaşça epey büyük, hatta “yaşlı” bir
kadına eziyetle “ters kelepçe” takıyor.
Başka bir başörtülü polis, önünden geçip gitmekte olan gazeteci kadının saçlarından
çekiyor.
Bir erkek polis, önünden geçip gitmekte, dağılma yolunda olan genç bir
kadının yüzüne gözüne çok yakından biber gazı sıkıyor.
Bir iki polis, 1 Mayıs’a katılmış bir genci yere yatırmışlar, biri boğazını
sıkıyor.
Ve Akbelen’de, İkizköy’de jandarma, iktidar kankası holdingi kollamak için
toprağı, ağacı korumak için direnen çadırları söküyor, köylüleri sürüyor ve o
köyün ses veren kızı Esra kelepçeli, tutukluluğuna devam.
Bunları yapabilen “devlet görevlileri”nin iktidar devletinin valisi oğlunu
kollamak için cinayet örtbasçısı mı çıkmış? Eski İçişleri Bakanı bu ülkenin
epeyce karanlık yüzüyle aynı fotoğraf karelerine mi girmiş? Şaibeli ilişkiler
yüzünden görevden alındıktan sonra nasılsa görevine devam edebilmiş,
yükselebilmiş bir emniyetçi, evinde beş silah, oğluna poligonda atış talimi mi
yaptırmış da, o çocuk o silahlarla okul basıp bir öğretmeni, dokuz çocuğu mu
öldürmüş?
Önce utanırsın bir! Özür dilersin bütün bunlar için. Özür dilersin o “pamuk
teyze”nin ak saçlarının arkasında canını acıta acıta takılan ters kelepçe için;
o gazetecinin saçı çekildiği, o gencin yerde yatırılıp gırtlağı sıkıldığı, o
genç kadının gözüne yüzüne çok çok yakından biber gazı sıkıldığı, köylüler
yerlerde süründürüldüğü, toprağın ormanın sesi olmuş bir genç kız
kelepçelendiği, hakları “teslim edilmeden önce” o madenciler hırpalandığı için.
Önce utanırsın bir! O 1 Mayıs günü, hani bayram ya, tatil ya; devlet
zoruyla çalıştırılırken işyerinde ölen MESEM kurbanı çocuğu, aynı gün yine iş
yerlerinde “kaza” denen cinayetlerde ölen sekiz işçiyi düşünür de utanırsın.
Öyle bir utanç yok. Yoksullaştırdıkları, toprağı, ağacı, hayatı çalınmış
insanlardan, iş-ekmek-aş-hak-umut için toplanmış insanlara eziyetten utanan
yok.
O başörtülü-türbanlı polisler, ne hissediyordu acaba, saç çekerken,
“teyze”ye eziyetle ters kelepçe takarken? Nasıl bir devlet göreviydi bu, nasıl
bir hınçtı!
Kendileri, kökenleri gibi orta halli ya da yoksul ailelerin çocuklarına
olan hınçları hangi telkinler, öfkeler ile beslenmişti acaba?
O kadın polisler “başörtü sorunu” yıllarını bile yaşamamış yaştadı
muhtemelen. Yaşamış olsalar ne olur; çoktan çoktan değişmiş devir. O günlerde,
ilk zamanlarında, gerçekten okullarına devam etmek isteyen başörtülü kızlar
kapı dışarı edilirken, yanlarında, onlarla omuz omuza “solcu” öğrenciler,
gençler de vardı. Ne inanç-inançsızlık meselesi, ne sağlı sollu ayrımlar;
vicdanlarıyla oradaydılar “28 Şubat şiddeti”ne karşı.
O günlerde, İstanbul Üniversitesi İletişim’de ders verirken, arka sıralarda
“Bu hoca da mı bizi dışarı atacak” diye endişeli duran üç, dört başörtülü
öğrenciyi de diğer öğrencilerin arasına çağırmıştım. Üçünün yıllar sonra bile,
şimdi 40’lı yaşlarında, bunu da unutmadığını, inançlarından veya
kıyafetlerinden vazgeçmeden, boyun eğen-eğdiren bir dalgaya kapılmadıklarını,
hatta itiraz ettiklerini biliyorum.
Ya da bir gün beni telefonla arayan, başörtülü olduğu için babasının hakkı
olan orduevinin kapısından kovulduğunu söyleyen liseli bir kızın, ben bunu
yazdıktan sonra, “Hukukçu olacağım sayenizde” dediğini… ve yıllar sonra arayıp
dediği gibi hukukçu olduğunu ve “insan hakları savunucuyum artık” dediğini de
hatırlıyorum.
Onlar, “öteki” sayılmanın ötesinde “öteki”ne düşman olmayan bir vicdan
geliştirebilmişti. O yüzden genellemem ama “vicdansızlığı” Meclis’e, iktidar
katlarına, başkalarını aşağılamaya, yoksulluğu veya mağdur çocukların maruz
kaldıklarını “makul” göstermeye koşanlar da ortada. Saç çeken, “yaşlı” bir
kadına, ömrünü yoksulların, işçilerin hayatlarına adamış bir kadına eziyet
edenlerin ciddi vicdan sorunu var.
Devlet şiddetinin erkek aktörlerini saymıyorum bile. Yıllar önce Çeşme’de
adliyenin önünde, “haklarımızın duyulması için” diyerek silahı başına dayayan
polis Erol’un son mektubunu bulup okusalar keşke! Onların “insan hakkı” da
işçilerin, çalışanların, emeklilerin, gençlerin, kadınların, çocukların hakları
için meydanlara çıkan o genç kızın, o “yaşlı” kadının “vicdanı”ndadır mutlaka…
Ama onu düşünmüyor, saçı çekiyor, ters kelepçeyi takıyor, gazı veya gırtlağı
sıkıyor!
Hak, Hakkı’nın da hakkıdır!
Kabul ediyorum, sadece bu ülkenin “kolluk” ya da “menfaatlerin özel
güvenlikçisi” yapıldıklarında “kulluk” kuvveti olanlar böyle değil. Çok yerde,
“devlet-iktidar nefret ve şiddeti” mütevazı veya yoksul ailelerin çocuklarına
üniformayla birlikte o nefret ve şiddeti de giydiriyor. Yahut öyle bir hiddetle
kuşanıyorlar ilahı, copu, gazı, yumruğu, tekme tokadı.
Öyle ya, soyunma odası basmış bir kulüp başkanının başkan olduğu Futbol
Federasyonu’nda, Soma katliamından sonra bir madenciyi, polislerin yardımıyla
ve takım elbisesiyle tekmeleyen zamanın “başbakan danışmanı” şimdi Başdanışman
olmuş. “Tekme” yerini bulmuş işte! Acılı bir insana vurulmuş “Tekme”nin
kariyerine bakan, saç da çeker, gaz da gırtlak da sıkar! Çünkü ötekiler
“çürük”, hem de “sürtük!”
Ama insansın ya, anan vardır, eşin vardır, çoluk çocuğun vardır… Bir
düşünürsün. İster inancınla ister vicdanınla, ister sana emir komuta zincirinde
uygulanan manevi-maddi şiddetin etrafında! “Yahu kimlerin kayırıldığı,
kollandığı, servetine servet kattığı bir düzende, ben kimlerden ve kimler
namına nefret ediyorum” diye!
T2411
2026-05-11Bozyel: “Kürt halkına umut olacak kalıcı, kapsayıcı ve kurumsal bir ulusal birlik mekanizması oluşturmayı hedefliyoruz”
2026-05-07Bayram Bozyel: “Kürt halkına umut olacak kalıcı, kapsayıcı ve kurumsal bir ulusal birlik mekanizması oluşturmayı hedefliyoruz”
2026-05-05Barış İçin Aidiyet mi Yoksa Pazarlık mı?
2026-05-04PSK:Dersim Tertelesi’ni Unutmadık!
2026-04-03PSK: Amedspor’u kutluyoruz
2026-04-30PSK: Yaşasın 1 Mayıs: Emek, Özgürlük ve dayanışma Bayramı
2026-04-26Sürecin pause tuşuna kim bastı?
2026-04-26Süreç ve Kürt Siyaseti
2026-04-24PSK: Ermeni Soykırımı Kurbanlarını Saygıyla Anıyoruz
2026-04-21PSK: 22 Nisan, Kürd Gazetecilik Günü Kutlu Olsun!
2026-04-20PSK Genel Başkanı Bozyel; Kürt Halkı Ergeç Özgürlüğüne Kavuşacak
2026-04-10PSK: Ortadoğu’da Barış Kürt Halkının Ulusal Haklarını Tanımaktan Geçer
2026-04-01Maduniyet ve Duygulanımsal Kolonizasyon
2026-03-30“Hatalar yaptık. Son çatışmalar gereksizdi”
2026-03-29Bayram Bozyel: İran, Kürt düşmanlığında bütün limitleri aşıyor
2026-03-26Dr. Rojin Mukriyan: İran saldırıları küresel bir dizaynın parçasıdır
2026-03-17Gerilimin Tırmanması Neden İran’ın Lehine?
2026-03-16PSK: Halebce’nin Yarası Kanamaya Devam Ediyor
2026-03-16Hak isteyen Kürt neden “İlkel Milliyetçi” oluyor?
2026-03-16Kimse Öcalan’ın Haysiyetini İade Edemez