Türkçe | Kurdî    yazarlar
Öcalan’a statü, Kürtlere statüsüzlük!

2026-05-07

Çetin Çeko

Türk devleti ile Abdullah Öcalan arasında yürütülen ve devletin “Terörsüz Türkiye” söylemiyle çerçevelenen süreç, klasik çatışma çözümü paradigmalarının ötesine geçerek Kürt meselesinin yeniden tanımlanmasına yönelik bir siyasal mühendislik girişimi olarak şekilleniyor. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’a ilişkin “statü açığı” vurgusu ise bu sürecin kurallarını ve sınırlarını açık biçimde görünür kılıyor.

Zira ortada Kürtlerin kolektif hak taleplerinin ele alındığı ya da müzakere edildiği bir zemin bulunmuyor. Aksine, süreç; bu taleplerin sistematik biçimde tasfiye edilmesini hedefleyen, kontrollü bir yeniden dizayn stratejisi olarak ilerliyor.

Bu açıdan Bahçeli’nin “Öcalan’a statü açığı varsa Türkiye lehine ele alınmalı” sözleri aslında her şeyi açık ediyor. Devlet, Kürtlere statü vermeyi tartışmıyor; Öcalan’ı, Kürtlerin statü talebinden vazgeçirilmesinin aracı olarak konumlandırıyor. Yani mesele çözüm değil, denetim!

Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı bu açıdan tarihsel bir kırılma ve kendi ve hareketi açısından son noktadır. Çünkü ilk kez Kürtlerin bağımsızlık, federasyon ve özerklik gibi temel siyasal taleplerinin tamamı aynı anda rafa kaldırıldı.

Peki geriye ne kaldı? Statü talebinden vazgeçmesi istenen bir halk ve buna karşılık kendi statüsünü pazarlık konusu yapan bir liderlik.

Bu çelişki görmezden gelinerek bir “normalleşme” hikâyesi yazılmak isteniyor. Ama sahadaki gerçeklik farklı. DEM Parti bile Meclis komisyonu raporuna tam destek veremiyor, şerh koyuyor. Çünkü ortada Kürt meselesini çözen değil, onu yeniden tanımlayarak etkisizleştiren bir yaklaşım var.

Bu sürecin en dikkat çekici yönlerinden biri de “demokratikleşme” söylemiyle birlikte sunulmasıdır. Oysa demokratikleşme, bir halkın kolektif haklarının tanınmasını, siyasal statüsünün güvence altına alınmasını ve kendi geleceğini belirleme kapasitesinin genişletilmesini gerektirir. Burada ise tam tersi bir yönelim söz konusudur: Kürtlerin siyasal özne olma kapasitesi daraltılmakta, talepleri meşruiyet zemininden çıkarılmakta ve yerini devletin tanımladığı sınırlar içinde “makbul vatandaşlık” modeline bırakılıyor. Bu durum, demokratikleşme söyleminin bir genişleme değil, bir daraltma aracı olarak kullanıldığını gösteriyor.

Diğer yandan bu süreç, Kürt siyasal temsilinde ciddi bir meşruiyet ve temsil krizini de derinleştiriyor. Kürtlerin tarihsel olarak bedel ödeyerek inşa ettiği kolektif taleplerin, toplumsal bir mutabakat olmaksızın geri çekilmesi, Öcalan, PKK ve DEM ile ona destek veren toplumsal taban arasındaki mesafeyi yavaş da olsa açıyor. Tabandaki rahatsızlık, yalnızca mevcut aktörlere yönelik bir güvensizlik üretmekle kalmayabilir; aynı zamanda Kürt siyasetinde yeni arayışların, alternatif örgütlenmelerin ve yeni söylemlerin önünü açabilir. Dolayısıyla bu süreç, devlet ve Öcalan açısından kısa vadede bir “istikrar” görüntüsü üretse bile, orta ve uzun vadede daha derin siyasal kırılmaların zeminini hazırlayabilir.

İşin bir de jeopolitik bölgesel boyutu bulunuyor. Ankara’nın hesapları yalnızca iç dinamiklerle sınırlı değil; Suriye’de Kürtlerin elde edebileceği statüyü sınırlamak (ki bu alanda şimdilik kısmen başarılı oldular), İran’da yaşanabilecek olası gelişmeleri kontrol altında tutmak ve İsrail ile Kürtler arasındaki hattı kesmek de bu stratejinin parçaları. Bu çerçevede Öcalan, bir müzakere aktöründen ziyade, kendisine bağlı Kürt unsurların uluslararası güçlerle ilişki kurmasını engelleyen bir araç konumuna gelmiş görünüyor.

Ancak en kritik soru şudur: Kürt halkı bu sürece ne ölçüde ikna olmuştur? DEM tabanında varlığını sürdüren ciddi tereddütlerin yanı sıra, son dönemde DEM dışında kalan yurtsever Kürt çevrelerinden yükselen eleştirilerin de giderek daha geniş bir karşılık bulduğu gözlemleniyor. Öcalan ile yapılan görüşmelere ilişkin notların İmralı Heyeti tarafından defalarca yalanlanması ve sürecin gerçek içeriğine dair bilgilerin kamuoyundan saklanması, söz konusu sürecin şeffaflıktan uzak olduğunu ve toplumsal meşruiyetinin sanıldığı kadar güçlü olmayabileceğini gösteriyor.

Bu süreç barış, çözüm ve demokratikleşme söylemiyle meşrulaştırılmakla birlikte, Kürtlerin kolektif ulusal haklarını dışlayan ve statüsüzlüğü yeniden üreten bir siyasal düzenlemedir. Kısaca bir Kürt açılımı değil, Öcalan açılımıdır.

Bu nedenle süreç, çatışmasızlık ihtimalini güçlendirse bile, Kürt sorununun özsel siyasal karakterini çözme kapasitesinden yoksundur. Zira Kürt meselesi, salt güvenlik eksenli bir perspektifle ya da silahlı çatışmanın sona erdirilmesiyle sınırlı olmayan; aksine, Kürtlerin kolektif kimliğinin, siyasal temsiliyetinin ve statüsünün anayasal ve demokratik güvence altına alınmasını gerektiren tarihsel ve sosyolojik bir sorunsaldır. Bu bağlamda, statü talebinden vazgeçmiş bir hareketten ve onun liderinden bu yönde dönüştürücü bir irade ya da duruş beklemek gerçekçi değildir.

MAKALELER