

2026-05-11
MİT 62 yıllık gizli belgeyle Humeyni’yi SAVAK’ın isteğiyle misafir ettiğini
ilk kez açıklamış oldu.
Yıldıray Oğur
MİT’in belli aralıklarla açıkladığı 62 yıllık gizli belgenin yazışma
başlığı böyleydi.
O zamanki MİT olan MAH’ın (Milli Emniyet Hizmetleri) Reisi Ziya Selışık’ın
İstanbul Merkez Şefliğine gönderdiği 2 Kasım 1964 tarihli yazı şöyle:
“1- İran’lı misafir Türkiye’ye gelmiş ve Bursa’da ikameti
kararlaştırılmıştır.
2- Misafirin kalacağı evin ve misafirle ilgili diğer işlerin Bursa Yuva
Amirliğince bizzat tanzim edilecektir.
3- Gerekli talimat yazılı ve şifahi olarak Bursa Yuva Amirliğine
gönderilmiştir.
4- Misafirle ilgili şifre ve diğer muhaberat(ta) (BELLI) kod adı
kullanılacaktır.
Bilgilerinizi rica ederim.”
İranlı “Belli” kod adlı misafirin adı Ayetullah Humeyni’ydi.
Humeyni’nin Türkiye’deki sürgünü hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı.
Bursa’da Humeyni’ye ev sahipliği yapan Çetiner ailesi röportajlar verdi.
Ama o röportajlarda Bursalı emekli orta sınıf laik bir aile olarak geçen
Çetinerlerin gerçek hikayesi, haberlerde “emekli” olarak geçen Ali Çetiner’in
MAH’ın Bursa Yuva Şefliği’nde görevli bir istihbarat binbaşı olduğu yabancı
kaynaklar dışında yazılmamıştı.
Yani MİT bu belgeyle ev sahibi olduğunu ilk kez resmen söylemiş oldu.
Tabii hikayenin bir de MAH-SAVAK işbirliği kısmı var.
Peki, Humeyni neden 1964 yılında Türkiye’ye gelmişti?
Aslında gelmemişti, gönderilmişti. Politik
bir sürgündü bu. Humeyni’nin yanında bir SAVAK ajanı da vardı.
Türkiye ve İran’ın iki iyi müttefik olduğu zamanlardı.
Humeyni’nin de Şah’ın iktidarını içeriden sarsmaya başladığı zamanlar…
1961’de Ayetullah Burucerdi’nin ölümünden sonra onun halefi olarak adı öne
çıkan Humeyni, 1953’de Musaddık’ı deviren CIA darbesiyle yeniden iktidara daha
eli sopalı olarak gelen Şah’a karşı muhalefetin odağı haline gelmişti.
Ocak 1963’te Şah, Amerika’nın da teşviğiyle “Beyaz Devrim” adını verdiği
altı maddelik bir reform programını açıkladı.
Türkiye’de de çok takdir edilen ve Kemalist devrimlere benzetilen Beyaz
Devrim; toprak reformunu, ormanların millileştirilmesini, devlet işletmelerinin
özel sektöre satılmasını, kadınlara oy hakkı verilmesini, gayrimüslimlerin kamu
görevlerine gelebilmesini, ülke genelinde bir okuma-yazma seferberliğini
içeriyordu.
Şah’a göre bu devrimin karşısındaki en büyük tehlike din adamlarıydı.
Şah, Kum’a giderek yaptığı konuşmada din adamlarını “kara gericiler” olarak
nitelendirdi ve onları “kızıl gericilerden daha kötü, Komünist Tudeh
Partisi’nden yüz kat daha hain” olarak tanımladı.
Devrim programı için 26 Ocak’ta referandum yapıldı. Humeyni referandumu
boykot çağrısı yaptı. Evet çıkan referandumda katılım düşük kaldı.
Humeyni Şah’ı Amerika ve İsrail’e tam teslimiyetle suçluyor, 21 Mart 1963
Nevruz kutlamalarında protesto çağrısı yapıyordu.
Ertesi gün İran ordusu Humeyni’nin de olduğu Kum’daki Feyziye Medresesi’ni
bastı. Bazı öğrenciler öldürüldü, medrese yağmalandı.
Humeyni, bu kez Şah’ı Yezid’e benzetti. Tahran’da göstericiler Humeyni’nin
fotoğraflarını taşıyarak Şah’ı sarayının önünde protesto gösterisi düzenledi.
Humeyni bu kez tutuklandı. Tutuklanma haberiyle isyan büyüdü,
kalabalıkların üzerine tanklar müdahale etti, çok sayıda kişi öldü.
Gösteriler üzerine Humeyni serbest bırakıldı. Ama konuşmaya devam etti.
1964 sonbaharında Şah, Amerikan personeline yargı dokunulmazlığı sağlayan
bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma üzere Humeyni, Meclis’te buna oy verenleri
hain ilan etti.
4 Kasım 1964 sabahına karşı komandolar Humeyni’nin Kum’daki evini tekrar
bastı, hapis yerine Tahran Mehrabad Havalimanı’na götürüldü ve Türkiye’ye
sürgüne gönderildi.
Çünkü hapse atıldığında ortalık karışıyordu. Sürgüne göndermek daha
güvenilir bir çözümdü. Böylelikle halkın gözünden düşeceği, unutulacağı
düşünüldü.
Sürgün için Ankara tercih edilmişti, çünkü İran ve Türkiye iki yakın
müttefikti. İkisi de ABD’nin bölgedeki güvenilir ortaklarıydı. Türkiye de
Şah’ın laiklik vizyonunu paylaşıyordu.
Humeyni Ankara’ya varışının ardından önce Bulvar Palace Oteli’nin 514 nolu
odasına yerleştirildi.
Burada İran ve Türk güvenlik yetkililerinin ortak gözetimi altındaydı.
Ertesi gün Atatürk Caddesi’ndeki başka bir binaya taşındı.
İran uzmanı, araştırmacı Mehmet Akif Koç’un rahmetli İlahiyatçı Prof. Dr.
Mikail Bayram ile yaptığı röportaja göre, Humeyni bu sırada İran
Büyükelçiliği’ne getirilmiş, Ankara’daki İranlı öğrencilerle buluşturulmuş, bu
buluşmaya genç bir öğrenci olan Bayram da katılmıştı.
Humeyni, beş gün sonra Ankara’dan oğlu Mustafa’ya yazdığı mektupta gömlek,
havlu ve kitaplarla birlikte “kuru meyve, antep fıstığı ve nugat (İranlıların
lokuma benzer tatlısı) istemiş, yakında kendisini “dindar bir şehir olan”
Bursa’ya gönderileceğini bildirmişti.
Mektuplara bakılırsa öldürüleceğini düşündüğü anlaşılıyor. Oğluna “Ev
annenindir, kitaplar da senin” diye vasiyetini hatırlatmıştı.
Ama 11 ay sürecek Bursa sürgünü hiç de beklediği gibi olmamıştı.
12 Kasım’da Ankara’dan özel bir askeri uçakla Bursa’ya nakledildi. Onu
havalimanında MAH’ın Bursa Yuva Amirliği’nden Farsça bilen albay Ali Çetiner
karşıladı:
“1964 yılının Ağustos ayı ortalarıydı. Ankara’dan telefonla aradılar.
İranlı önemli bir din adamının geleceğini söylediler. Telefonla verilen emre
göre güvenliği dahil her şeyden ben sorumlu olacaktım. Halkla teması,
davranışlarının sorumluluğu bana aitti. Üstelik Bursa’da olduğu da gizli
tutulacaktı. Her şey aniden olmuştu. Ona uygun bir yer bulamamıştım. En güvenli
yer evimizdi. Evimizin bir odasını hazırladık. Yatak koyduk.
Havaalanına gidip misafiri karşıladım. Uzunca boyluydu. Az sakallıydı. Gür
kaşları siyahtı. 60 yaşlarındaydı. Fakat dinçti. Dimdik yürüyordu. Üstünde
entari gibi bir pijama vardı. Ayakkabısı bile yoktu. Sonradan öğrendim.
Ankara’da üst-baş vermişler. Ceket, pantolon giymeyerek reddetmiş. Ama
geleneksel molla sarığı başındaydı. Yanında görevli İranlı bir albay da vardı.
Havaalanından, bizim Setbaşı semtindeki evimize gittik.”
Ali Çetiner’in eşi Melahat Çetiner de bu devlet görevini hazır evde
bekliyordu:
“Ali bana büyük bir İranlı liderin kalmaya geleceğini söylemişti. Şah
tarafından sürgüne gönderilmişti ama Bursa’da kalacağı gizli tutulacaktı;
şimdilik bizim evimizde yaşayacaktı. Bu bir devlet işiydi, dolayısıyla ne
gerekiyorsa yapacaktık. ‘Büyük bir lider’ denince modern bir insan beklemiştim.
Onu mümkün olduğunca iyi karşılamak için heyecanlıydım. Geldiği gün
hazırlıklara erken başladım. Evi topladım ve odasını hazırladım. Odayı yeni bir
yatakla döşedim ve yeni çarşaflar aldım. Dinî bir figür olduğu için yatağının
yanına bir Kur’an koydum.
Giyindim, süslendim. Kuaföre gittim. O zaman gençtim. En iyi elbisemi giyip
misafirlerimizi bekledim. Gece karanlığında geldiler, bir grup halindeydiler.
Türkiye’ye onunla birlikte gelen İranlılar da yanındaydı. İranlılardan biri
albaydı. Bu karmaşa içinde Humeyni ile tanıştırılmadık. Onu uzaktan gördüm.
Uzundu, beyaz sakallıydı ve sağlıklı görünüyordu. Başında sarık vardı. Üzerinde
uzun, geceliğe benzeyen bir kıyafet ve onun üstünde bir cübbe vardı. Sürekli
ileriye bakıyordu ve üzgün görünüyordu. Sakin, nazik görünümlü bir yaşlı
adamdı. Onu çok göremedim ve sofrayı kurmaya başladım. Bir noktada Humeyni
bağırmaya başladı. Ne olduğunu görmek için mutfaktan çıktım. Humeyni Farsça
konuşuyordu, ben anlamıyordum. Ama albay kızarıp bozarmıştı çünkü
azarlanıyordu.
Ali, Türkçe konuşan albaydan Humeyni’nin neden sinirlendiğini sordu.
“‘İbrik yok,’ diye cevap verdi Afzali. Şiiler akan suyla abdest almıyormuş.
‘Yarın bir ibrik alırız, merak etmesin,’ diye araya girdim.”
Bu sırada Humeyni beni fark etti. Bana dikkatle baktı, kaşlarını kaldırdı.
Sonra kaşlarını çattı ve bağırmaya başladı. Albay tekrar alçak sesle cevap
verdi ve sonra bize üzgün bir sesle döndü: “Evde kadın istemediğini söylüyor.
Başı açık kadının gitmesini istiyor.” Şaşırdım ve öfkelendim. “Albay,” dedim,
“ben onun hizmetçisi değilim. Bu evin hanımıyım. İstesem bile evimi terk
edemem. Devlet bize onunla ilgilenmemizi ve misafirimiz gibi davranmamızı
emretti. Bu evde birlikte yaşayacağız. Ama ısrar ederse başımı hemen örterim ve
uzun bir elbise giyerim.” Albay tekrar Humeyni’ye döndü. Kısa bir süre sonra
yaşlı adam sakinleşmiş görünüyordu. Ben de yatak odasına gidip uzun bir gecelik
giydim. Başımı örttüm ve tekrar dışarı çıktım. Bursa’daki kaldığı süre boyunca
da yanına böyle gittim.”
Çetiner çifti bu devlet görevi için ne gerekiyorsa yapmıştı.
Ali Çetiner:
“ Gizli tutmak zorundaydık. Çeşitli sebeplerden buna mecburduk. Bir
defasında, onu kaçıracakları yolunda haber aldık. İran’dan adamlar gelmişmiş.
İlgililere haber verdik. Önlem alındı. Birkaç İranlı sorgulandı. Sorgular
yapıldı. Ama bir şey çıkmadı. Humeyni’yi kaçırmağa gelenlere dair bir şey elde
edilemedi. Serbest bırakıldılar. Kaçırmağa gelenler sözde onun adamlarıymış.
Ama açıklanamadı…”
Melahat Çetiner:
“Hükümetimiz gizlilik istemişti. Humeyni’yi pencere önünde, sokağa çıkarken
görenlere, “O benim kayınpederim. Urfa’da oturuyordu. Fakat kayınvaldem ölünce
yalnız kaldı. Yanımıza aldık” diyordum”
Ev sahibeleri olan, üst kat komşuları avukat Nebahat Atasoy, Humeyni’yi üç
ay yaşadığı apartmanda hiç görmemişti:
“Kiracılarımızla ilişkilerimiz çok iyiydi. Melahat hanımla birbirimize
gider gelirdik. Onlarla altlı üstlü oturuyorduk. Fakat Humeyni’yi hiç
rastlamadım. Hiç görmedim. Bursa’da kaldığını bile aradan 16 yıl geçtikten
sonra, Humeyni Fransa’dayken öğrendik”
Fakat odanın biri Humeyni’ye verilince, ev, Çetinerlerin içten gelmeğe
başladı. Ayrıca, Setbaşı semtindeki ev mahalle arasında, fazla göz önünde ve
yol üstündeydi. Ayrıca küçüktü.
Üç ay sonra Bursa’nın zengin semti Çekirge’de bahçe içinde, yan yana iki ev
bulundu. Birine Humeyni, ötekine Çetiner ailesi taşındı.
Bütün masraflar devlettendi.
Ama yemekleri birlikte yemeye devam ettiler. Humeyni’nin güvenliği, bakımı
herşeyi Çetiner çiftine aitti:
Melahat Çetiner:
“Bizde kaldığı süreçte aynı tencereden, aynı masada yedik. İlk zamanlarda
sofrada hiçbir şeye dikkat etmiyordu. Oturur oturmaz şapur şupur yiyordu.
Ağzını şapırdatıyordu. Sonra ağzının şapırtıları kesildi. Daha dikkatli oldu.
Dahası, ben sofraya oturmadan, yemeğe başlamadı. Kirli değildi. Giyimine,
temizliğine dikkat ederdi. Temiz giyinirdi. Dışarı çıktığı zaman, döner dönmez
üstündekileri çıkarırdı. Entariye benzeyen uzun elbisesini giyerdi. Beyaz
patiskadan dikilmişti bu. Ayaklarına kadar iniyordu. Sakin, tane tane, yavaş
sesle konuşurdu. Çok hisliydi. Sinirlendiği zaman, siyah gür kaşlarını çatardı.
Güler yüzlüydü. Bazen gülümserdi. Eve gittiğimde bana, İran’dan gelen bir
şeyler ikram ederdi. Özellikle İran’dan gelen şekerden… Ben de eli boş
gitmezdim. Onun sevdiği şeylerden, yemeklerden götürürdüm. Çok sevinirdi. Bakar
gülümserdi. İlk zamanlar yüzüme bakmazdı. Kadınlara bakmıyormuş. Sonradan
bakmağa başladı. Herhalde beni evlat gibi görmeğe, kabul etmeğe başlamıştı.”
Hala her şey çok gizliydi.
İkinci evin sahibi Demir Akınöz, sadece Ali Çetiner’in ne iş yaptığı
biliyordu:
“Evi Ali Çetiner kiraladı. Gizli bir iş olduğunu sezdik. Ama ilgilenmedik.
Bizim evde oturan sakallının İranlı bir aşiret reisi olduğunu söylüyorlardı.
Üstünde durmadık. Biz karşı evde oturuyorduk. Bazen balkona çıkardım.
Dolaşırdı. Ziyaretine kimse gelmezdi. Hiç tamircisi olmamıştı. Bir kere
karşılaştım. Musluklar bozulmuştu. Tamirci götürdüm. Bakışıp selamlaştık. O
kadar… Balkonda oturur elini çenesine dayayarak düşünürdü. Dudaklarını kımıldar
dururdu. Kendi kendine mi konuşurdu, dualar mı okuyordu. Bilmiyorum. Bahçede de
görürdüm. Büyük çam ağacının altına oturur, iğde ağacının altında da namaz
kılardı.”
Bir süre sonra oğlu Mustafa Humeyni’nin İran’dan Humeyni’nin yanına
gelmesine izin verildi.
Aralarında müstakbel İran Cumhurbaşkanı Rafsancani’nin de olduğu
Humeyni’nin yakın çevresi ve öğrencileri Bursa’ya gidip gelmeye başladılar.
Bursa bu yoğun ziyaretler için fazla küçüktü.
Bu kez İstanbul’da bu ziyaretler için bir ev tutulmuştu:
“Onu görmeğe gelenlerin olduğu Ankara’dan telefonla bildiriliyordu.
İran’dan gelenleri Bursa’da kabul etmemiz olanaksızdı. Çünkü kalabalık şekilde
geliyorlardı. Kıyafetleriyle dikkati çekiyorlardı. Bursa ise küçük yerdi. Onun
için, görüşmeler İstanbul’da yapılıyordu. İstanbul gezilerinde Humeyni, gelen
ziyaretçileri evde kabul ediyordu. Görüşmede bulunmuyordum. Ne konuştuklarını
bilmiyorum. Sabah kahvaltıları evde yapıyorduk. Ev dayalı döşeliydi ve her şey
vardı. Öğle ve akşam yemekleri dışarda yeniyordu. İlk gidişimizde yemek sorun
oldu. Fakat, ilk deneyden sonra pek problemle karşılaşmadık. Onu sıradan bir
lokantaya götüremeyeceğimizi düşünerek, iyi bir lokantaya gittik. Fakat daha
kapısına varmadan kaşlarını çattı. “Buraya girmem” diye bağırdı. Meğer içki
içilen ve müzik çalınan lokantaya girmek istemiyormuş. İçkisiz ve müziksiz
lokanta bulacağım söyleyerek yatıştırdım. Taksimde lokanta aramaya başladım.
Bir ara sokakta, bir lokanta gördüm. Her yönüyle fena değildi. Humeyni’ye
beklenmesini söyleyerek, içeriye girdim. Lokanta sahibine dedim ki, “Sinir
hastası bir misafirimiz var. Müzik sinirlerine dokunuyor. Buraya yemeğe
getireceğim. Acaba burada olduğu süre müzik çalmamanız mümkün mü?” Lokantacı
anlayış gösterdi. İçkisizdi lokanta. Gidip Humeyni’yi aldım. Lokantaya girdik.
Yemek yedik. Bundan sonra tüm İstanbul gezilerimizde bu lokantaya gittik. Sorun
çıkmadı artık.”
Fakat Humeyni’nin sokağa çıkması önünde bir engel vardı: Cübbesi ve sarığı…
Hem Türk hukukuna göre bu yasaktı hem de gizlilik için sakıncalıydı.
Bu yüzden Çetinerler Humeyni’ye takım elbise ve gömlek aldılar. Humeyni’nin
hayatındaki tek sarıksız ve cüppesiz resimleri bu yüzden Türkiye’de çekildi.
Humeyni, Türkiye’de Bursa, İstanbul ve kısa süre kaldığı Ankara dışında
İzmir’e de gitmişti.
İzmir’de Efes Oteli’nde kalmış, Meryem Ana’yı ziyaret edip dua etmiş,
içkili bir lokantada yemek yemiş ve en ilginci Humeyni Menemen’e götürülüp
Kubilay anıtı da ziyaret ettirilmişti.
Ali Çetiner:
“İzmir’de Büyük Efes oteline yerleştik. Bilindiği gibi bu otel, Türkiye’nin
en lüks birkaç otelinden biridir. Hanımlar girip çıkıyor, ortalıkta dolaşıyor,
kahkahalarla gülüyor, yiyip içiyorlar. Normal giyimli, dekolte hanımlar…
Humeyni bunların karşısında pek rahatsız olmadı. Müzik de vardı… Ama müzik
sesini çıkarmadı. Tepki göstermedi…. Humeyni otelden memnundu ama lokantasında
yemedi. Bilmiyorum nedenini… Belki öylesi lükse alışık değildi. Onu
Kemeraltı’ndaki Şükran Lokantası’na götürdük. Lokantada içki de içiliyordu.
Hanımlar vardı. Plak çalınıyordu. İstanbul’da müzik sesine yanında içki
içilmesine tepki gösteren Humeyni, burada sesini çıkarmadı. İzmir’i gezdirdim.
Efes’e gittik. Meryem Anaya götürdüm. Elini açıp dua etti. Sonra Menemen’e
gittik. Menemen’deki Kubilay anıtını gördü. ‘Bu ne?’ diye sordu. Anlattım.
Kubilay adındaki subayın burada şehit edildiğini, anıtın bu olayı anlattığını
söyledim. Sessizce dinledi. Hiç bir şey söylemedi.”
İlk gördüğü plaj ise Florya Plajı’ydı. Denize girmemiş ama oğlu Mustafa
uzun paçalı mayosu yüzünden plajda yuhalanmıştı:
Ali Çetiner:
“Yazdı. Sıcaktı. Bir grup molla geldiği için İstanbul’daydık. Mollalar,
‘Bizi deryaya (denize) götür’ dediler. Humeyni’yi de alarak Mollaları Florya
Belediye plajına götürdüm. Plaj tıklım tıklımdı. Mollalardan hiç birinin mayosu
yoktu. Orada mayo tedarik ettim. Humeyni istemedi. O, gazinoda daha çok yüzü
duvara dönük oturdu. Mollalar soyunup mayolarını giydiler. Humeyni’nin oğlu
Mustafa kendisine verdiğim mayo yerine uzun paçalı donuyla kabine çıktı. Herkes
gülüşmeye başladı. Kimileri yuhaladı. Koşarak yanına gittim. Gülüyordu. Tepkiyi
almak için kabine sokup mayo soydum”
Humeyni ise daha çok Bursa’nın meşhur kaplıca ve hamamlarından
hoşlanıyordu:
“Peştemalı koyup kaplıcanın havuzuna girer, dakikalarca kıpırdamadan
kalırdı. 1965 yılı Temmuzuydu. Gemlik’e bağlı Kumla’ya gittik. Oraya sık sık
giderdik. Piknik yapardık. Humeyni Kumla’yı seviyordu. Temmuz günü plaj
doluydu. Bir süre ağaç altında oturduk. Humeyni çevreyi gezerek döndü. Mayo
giymeye razı olmadı. Bir peştemal buldum. Ona sardı ve denize girdi. Hayatında
ilk kez girdiğini söyledi…”
Humeyni Bursa’da yaşadığı sürede Türkçe de öğrenmişti Bursa için “ Gul
şehri” diyordu.
Ama bu bir buçuk yıllık sürgünde Bursa’da tahmin edildiği gibi etkisi
azalmamıış, aksine artmıştı.
Başbakan Hasan Ali Mansur’a yönelik suikast planlarının Bursa’da yapıldığı
iddia edilir.
Ziyaretine gelenlerin sayısı her geçen zaman artırıyordu. Gelenler eli boş
da gelmiyordu. Yiyecek, kitap dışında para da getiriyorlardı:
“Humeyni Türkiye’ye gelirken hiç bir şeyi yoktu. Elinde bahçesi bile…
Giyeceği, ayakkabısı bile yoktu. Ama birbuçuk yıl sonra ayrılırken, yanında
milyonlarca lira vardı. Bu para İran’dan gelen mollaların, müritlerin verdiği
armağanlardı. Sık geliyorlardı ve yüklüce para verip gidiyorlardı. Humeyni bu
paradan hiç harcamadı. Oğlu da…”
5 Eylül 1965’te de bilinmeyen bir sebeple Humeyni Türkiye’den ayrılarak
Irak’taki Necef’e gitti. Ve 1978’e kadar 13 yıl burada yaşadı.
Şii ilim ve ziyaret geleneğinin
köklü bir merkezi olan Necef’e gönderilmesinin sebebi İran’daki takipçilerinin
rahatsızlığını yatıştırmaktı. Şah, Necef’te Humeyni’nin Ayetullah Khoei gibi
siyasete mesafeli din adamlarıyla karşılaşması, onlardan etkilenmesini
umuyordu.
Ama orada da boş durmamış, Necef’ten Paris’e geçip, Paris yakınlarındaki
Neauphle-le-Chateau köyünde yaşamıştı.
Köyün sokaklarında cüppesi ve sarığıyla dolaşabilmişti.
Bir sene sonra da meşhur Air France uçağıyla Tahran’a dönmüştü.
Humeyni’nin Bursa’daki sürgün hayatı ilk kez 1982 yılında Erkekçe
dergisinde haber oldu.
Ama haber boyunca MAH’dan hiç bahsedilmedi, Ali Çetiner’in “emekli” olduğu
yazıldı sadece.
Sonra 1987’de Milliyet gazetesinde de Çetiner ailesiyle yapılmış bir
röportaj çıktı.
MİT bu belgeyle Humeyni’yi SAVAK’ın isteğiyle misafir ettiğini ilk kez
açıklamış oldu.
Bu sürgünde yaşananlar, sadece “İran’lı Bir Misafir hakkında” değil,
dönemin Türkiyesi ve devleti hakkında da epey ilginç bilgiler veriyor.
Serbestiyet
2026-05-05Sevilay Çelenk: Bir pedofilin lafıyla Güran ailesinden üç kişi ağır ceza aldı
2026-05-03Gülistan Doku ve İBB için aynı müfettiş
2026-04-26Gülistan’ın çığlığını örten, Yusuf Tarık’ı paranteze alan el
2026-04-26İstinaf’ın gerekçesi ‘toplumsal hassasiyet’ |
2026-04-06Göz göre göre öldürülüyoruz
2026-04-06128 isimden “Narin Davası’nda hukuksuzluğa dur de” bildirisi
2026-03-30Yine tarikat yine kadın müritlere cinsel saldırı!
2026-03-29HAK-PAR, PSK ve PWK Kürdistan Şehitlerini Andılar.
2026-03-04 “Biz sizlerin nasıl adam öldürdüğünüzü biliriz”
2025-03-04Ölüm mekânları: Ölü bedenlerin üzerine yapılan bloklar
2026-03-02Ruşen Çakır: “Cübbeli’nin acil olarak laikliğe ihtiyacı var”
2026-03-02Zeynep’i hayattan koparan nefretiniz ve sistematik şiddetinizdir
2026-02-26Okula Agos getirmek, Ermenileri Alevileri övmek disiplin cezasına gerekçe sayıldı
2026-02-26LGBTİ+ karşıtı yasa girişimine 160 kurumdan ortak tepki
2026-02-26Kürtlerde güvensizlik, Türklerde bölünme korkusu hakim
2026-02-243,6 milyon hane “asgari ücret altı” gelirle yaşıyor
2026-02-23Kartal’da Dünya Anadili Günü Paneli
2026-02-23PSK VE PWK Anadil Günü’nü Birlikte Kutladı
2026-02-21PSK Ankara İl Örgütü 21 Şubat Dünya Anadil Günü’nü Kutladı
2026-02-19Acı tablo: Cezaevindeki çocuk sayısı bir ayda 212 kişi arttı