

2026-04-26
Gülistan
için susan yüzlerce el, Yusuf Tarık'ın adını küçülten o tek kalem, cenazesine
katılmayan her bir bakan, evladını kaybetmiş bir babayı konuşmasın diye
susturan o müdahale... Hepsi aynı zeminin üzerinde duran birer dişlidir.
Mustafa
Yeneroğlu
Tunceli’de
2020 Ocak’ında genç bir kadın, gün ortası, şehrin göbeğinde ortadan kayboldu.
Gülistan Doku 21 yaşındaydı, Munzur Üniversitesi öğrencisiydi, hayata yeni
başlıyordu. Kaybolmasının ardından, altı yıl boyunca ailesi onun sesini
duyurmaya çalıştı; meydanlarda, mahkeme koridorlarında, sosyal medyada,
sokaklarda. Altı yıl boyunca devlet bu çığlığa bir cevap vermedi. Dosya kapalı
kaldı, tanıklar susturuldu, deliller kayboldu, izler silindi. Ve sessizlik,
zamanla kendisi bir cevaba dönüştü.
Henüz
soruşturma devam ettiği için kesin bir isnatta bulunmak elbette doğru olmaz.
Ancak altı yıl sonra iddia edilen o ki Gülistan sadece kaybedilmemişti;
kaybedilişi, dönemin Tunceli Valisi’nin oğlunun zanlı olduğu bir cinayet
dosyasıyla örtülmüştü. Ve bu örtü, bir kişinin eliyle değil; kuvvetle muhtemel
bir valinin etrafında kümelenmiş geniş bir halkanın elleriyle atılmıştı:
başhekim, doktorlar, sağlık görevlileri, valilik korumaları, polis memurları,
dosyayı önünden geçiren savcılar ve hakimler, evrakı imzalayan memurlar. Eski
Tunceli Valisi Tuncay Sonel dahil on iki kişi hakkında tutuklama kararı çıktı;
ama gerçek sayı, muhtemelen çok daha fazla, çünkü bir dosyanın altı yıl kapalı
kalabilmesi için çok sayıda elin ya imzasını atması ya da göz yumması gerekir.
Gülistan’ın
katledilmesi korkunç bir suçtur. Ancak, iddialar doğruysa, o suçun altı yıl
boyunca görünmez kılınabilmesi bir rejim meselesidir.
Hukuk Devleti Bir İşleyiştir
Türkiye’de
hukuk devleti tartışması çoğu zaman metin düzeyinde kalır. Anayasa’nın ikinci
maddesi, yasaların lafzı, mahkemelerin varlığına bakılır ve amaca ulaşıldığı
varsayılır. Oysa hukuk devleti bir biçim değil, bir işleyiştir; insan
haklarının fiilen korunduğu, kamu gücünün fiilen sınırlandığı bir pratiğin
adıdır. Hukuk devleti, iktidarın kendini bağlı hissettiği normlar düzenidir.
İktidar hukuka kendini bağlı hissetmiyorsa ve daha önemlisi, bağlanmamanın
bedelini ödemiyorsa, ortada hukuk devleti değil, hukuk kılığına girmiş bir
iktidar vardır.
Bu durum
bir günde oluşmadı, elbette. Osmanlı’dan devralınan aklı, Cumhuriyet’in erken
dönem tepeden inmeci reform mantığıyla ve devleti toplumun önüne yerleştiren
kurucu refleksiyle birleştiğinde, hukuku bir sınırlama değil, bir araç olarak
gören siyasal kültür kurumsallaştı. Her kriz döneminde denge-denetim
mekanizmaları önce güçlendirildi, sonra araçsallaştırıldı, nihayet
etkisizleştirildi. Her seferinde “olağanüstü” koşullar, biraz daha fazla kalıcı
hale getirildi; istisna, zamanla kuralın kendisi oldu.
Bugün
geldiğimiz noktada yargı, iktidarın iradesine karşı bir fren değil; ekseriyetle
iktidarın iradesini hukuk diline tercüme eden bir mekanizma olarak çalışıyor.
İstanbul’da yürütülen yargılama süreçlerinden seçilmiş belediye başkanlarının
yerine kayyım atanmasına, muhalif gazetecilerin TCK 217/A ile susturulmasından
AYM ve AİHM kararlarının uygulanmamasına ve KHK ve FETÖ yargılamalarına kadar
bütün örnekler aynı örüntünün farklı görüntüleridir. Bu tablo karşısında
hukukun işlevini yeniden tarif etmek gerekiyor. Türkiye’de hukuk, otoriteyi
sınırlayan değil, genelde otoritenin sınırsızlığını örten bir örtü olarak
işletiliyor.
Örtbasın Koridoru: Görevini
Yapmayanlar
Bir valinin
oğlunun işlediği iddia edilen o suç, tek başına bir valinin eliyle örtülemez.
Gülistan’ın dosyasının altı yıl kapalı kalabilmesi için, o dosyanın üzerinden
geçen her elin ya aktif olarak örtbasa katılması ya da bilerek görmemeyi
seçmesi gerekir. Adli muayeneyi yapan hekim, ifade alan polis, evrakı havale
eden kâtip, delilleri toplaması gereken kriminal birim, soruşturmayı yürütmesi
gereken savcı, itirazları değerlendirmesi gereken mahkeme, şikâyetlerin
ulaştığı valilik, bakanlık müfettişleri, iç denetim birimleri… Bunların her
biri, kendi kademesinde bir karar verdi; ya konuşmadı, ya soru sormadı, ya
“kendisini ilgilendirmediğine” karar verdi, ya da imzasını attı geçti.
Hannah
Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” tezindeki asıl sezgi budur. Büyük kötülükler,
birkaç canavarın iradesiyle değil, binlerce sıradan insanın düşünmeyi
bırakmasıyla mümkün olur. Eichmann’ı Arendt’in gözünde çarpıcı kılan şey, onun
istisnai bir kötülük abidesi değil, tam tersine düşünmeyi bırakmış, yalnızca
görevini “iyi yapmaya” çalışan bir bürokrat olmasıydı. Aldığı emri sorgulamadı,
imzaladığı evrakın ne anlama geldiğini düşünmedi, kendini “sistemin bir
dişlisi” olarak gördü. Arendt’e göre bu düşünmeme hali kötülüğün motorudur;
çünkü büyük suçlar büyük iradeyle değil, iradenin kurumsal bir dişliye
devredilmesiyle işlenir.
Tunceli’de
altı yıl boyunca dosyaya dokunan onlarca memurun her biri, kendi payına düşen
kısmı “sıradanlaştırdı”. Başhekim raporu yazarken bir ailenin hayatını
yazdığını düşünmedi; koruma ifade verirken korkunç suçları örtmüş olabileceğini
kabullenmedi; savcı dosyayı rafa kaldırırken bir annenin altı yıllık çığlığını
duymadı. Her biri kendi küçük istisnasını üretti: “Benim görevim bu kadarını
yapmak”; “Üstlerim böyle istedi”; “Bana düşen sorgulamak değil”. Bu küçük
istisnaların toplamı, Gülistan’ı ikinci kez kaybettirdi, bu sefer unutturmaya
çalışarak.
Bu ağın
nasıl işlediğini anlamak için arkasındaki teşvik sistemine de bakmak gerek. Bu
düzende doğruyu söyleyen, ‘sistemin dişlişi’ olmayan memur terfi etmez, sürgüne
gönderilir; itiraz eden savcı dosyadan alınır, başka bir ile atanır; rapor
yazan hekim “fazla meraklı” damgası yer, kariyeri kapanır. Yüzünü çeviren,
gözünü yumansa terfi eder, takdir toplar, madalya alır. Sistem, erdemi
cezalandırıp itaati ödüllendirecek şekilde kurulmuştur ve bir kez bu şekilde
kurulduğunda, artık “kötü niyetli” memura ihtiyaç kalmaz. Sıradan, kariyerini
düşünen, ailesini geçindirmek isteyen memur bile bu dişlinin parçası olur.
Sonel’in örtbasını mümkün kılan, onu çevreleyen memurların ahlaki çöküntüsünün
yanında o çöküntüyü bir hayatta kalma stratejisine dönüştüren kurumsal yapıdır.
Memura
Parantez Açtıran O El: KHK’lı Babanın Öldürülen Oğlu
Kamuoyuna
yansıyan iddialar doğruysa, Kahramanmaraş’ta aynı yapının başka bir yüzünü
gördük. Bir ortaokulda, emniyet müdürü babasının silahlarıyla dokuz arkadaşını
ve öğretmenini katleden bir çocuğun ardından, Adli Tıp’a getirilen küçük
tabutların kayıt listesinde dokuz çocuğun adı normal yazılmış; bir çocuğun adı
ise parantez içinde, küçük harflerle yazılmıştı. Parantez içindeki çocuğumuzun
adı, Yusuf Tarık Gül’dü. Babası Burak Gül, KHK ile işinden atılmış, FETÖ
suçlamasıyla 1780 gün cezaevinde kaldıktan sonra geçtiğimiz günlerde tahliye
edilmişti.
O parantezi
çizen memurun zihninden ne geçtiğini düşünmek gerek. Çünkü o parantez
muhtemelen bir emirle gelmedi; hiçbir genelge “KHK’lı yakınlarının adları küçük
harfle ve parantez içinde yazılacak” demez. O parantez, bir memurun kendi
başına verdiği bir karardır, ama “kendi başına” derken kastedilen, onun yalnızlığı
değil, içselleştirdiği bir hiyerarşinin sesidir. O memur, muhtemelen, birlikte
öldürülen bu dokuz çocuğun eşit olmadığını, sekizinin “bizim”, birinin “öteki”
olduğunu düşünüyordu. Bu bilgi ona sözlü olarak verilmedi; yıllar içindeki
atmosferden, devlet dilinden, amirinin yüz ifadesinden, meslektaşının
esprisinden, kendine laf gelir korkusundan, televizyon haberlerinden damla
damla öğretildi. Ve o bilgi onun eline kalemi aldığında, parantezi
kendiliğinden çizdirdi.
Bu, istisna
düzeninin en karanlık halidir, çünkü kötülük ve haksızlık yapmak artık emir
gerektirmez. Düzen, memurun iç sesine yerleşmiştir. O memur kendince “doğru”
olanı yaptı; listeyi devletin beklediği biçimde düzenledi, hiyerarşiyi kayda
geçirdi, “dikkatli” davrandı. Üstlerine de bir mesaj verdi: “Ben sizdenim,
farkındayım, ayırt edebilirim.” Belki terfi umdu, belki sadece dikkat çekmek
istedi; fark etmez. Fark eden, o parantezin bir memurun zihninde kendiliğinden
belirebildiği bir düzenin kurulmuş olmasıdır.
Çıplak Hayat
Agamben,
istisna halinin mağdurunun yaşamını “çıplak hayat” olarak adlandırır. Hukuk
tarafından artık korunmayan, ancak hukukun dışına itildiği için güç karşısında
daha açık hale gelen bir yaşam. Gülistan Doku, tam da bu çıplaklığın içindeydi.
Onu korumakla yükümlü olan hukuktu; ama bu düzende hukuk, arkasındaki
otoritenin gücünün izin verdiği kadar konuşur. O irade güçlü bir vali
karşısında onu korumaya değer görmediği için hukuk altı yıl boyunca sustu.
KHK’lı baba
da aynı “çıplaklığın” bir başka halidir. 1780 gün cezaevinde, evladından uzakta
kalmış bir baba, evladının tabutunun başında bile “tehlikeli” sayılıyor, ağzı
korumalarca kapatılıyor, oğlunun adı kayıtlarda küçültülüyor. Devlet onu
affetmiş değildir; sadece dışarı salmıştır. Ve bu çıplaklık sadece onu değil,
evladını da kuşatıyor, ölümünde bile.
Bir
toplumun ölçüsü, en güçsüz üyesini nasıl koruduğudur. Sokak ortasında kaybolan
bir genç kadın, acısıyla konuşurken susturulan bir baba, adı parantez içine
alınan bir çocuk, cezaevindeki hasta bir mahkum, kayyım atanmış bir ilçenin
seçmeni, seçildiği makamdan cezaevine gönderilen bir belediye başkanı ve
bunların hepsi aynı çıplaklığın farklı yüzleridir. Ve bu çıplaklık sadece
mağdurları değil, o mağduriyeti görmemeyi seçen toplumu da dönüştürür. Çünkü
istisnanın sıradanlaştığı bir yerde, herkes potansiyel olarak çıplak ve
korumasızdır.
Dehşeti Mümkün Kılan Zemini Konuşmak
Gülistan’ın
ardından konuşulması gereken, failin kim olduğu ya da dosyayı hangi elin açtığı
değildir sadece. Konuşmamız gereken, bu ülkede güçlü iddialara göre bir valinin
en ağır suçları örtbas edebildiği, onlarca memurun yüzünü çevirebildiği, bir
savcının yıllarca soru sormayabildiği bir yapının nasıl kurulduğudur. Bu yapı
tek bir kararla kurulmadı; onlarca yılın kurumsal aşınmasıyla, her krizde
denge-denetim mekanizmalarının biraz daha araçsallaştırılmasıyla, güçlü olanın
hukuku bir sınır olarak değil bir kaynak olarak görmesiyle, erdemin
cezalandırılıp itaatin ödüllendirildiği bir teşvik sisteminin yerleşmesiyle
kuruldu.
Bu nedenle
çözüm de tek bir davayla, birkaç tutuklamayla gelmez. On iki kişinin
tutuklanması önemlidir, ama o on iki kişinin arkasında, haksızlığa yüzünü
çevirmiş, susmuş, imzasını atmış yüzlerce memur var; ve onların arkasında, o
memurları öyle davranmaya iten bir kurumsal kültür var. Hukuk devletini yeniden
kurmak, bu zincirin her halkasına dokunmayı gerektirir. İktidarın kendini bağlı
hissettiği bir kültürü, görevini yapanı cezalandırmayan bir bürokrasiyi, emirle
değil vicdanla çalışan bir yargıyı, korkuyla değil hakla düşünebilen bir memuru
yeniden inşa etmeyi gerektirir.
Aksi halde
her birkaç yılda bir, kuvvetle muhtemel bir savcının cesaretiyle değil,
yukarıdaki dengelerin değişmesiyle açılan bir dosyadan başka bir dehşet daha
öğreneceğiz. Ve her defasında yalnız faili tek başına konuşacak, en basitinden
en ağır vahşete kadar geniş hukuksuzlukları mümkün kılan zemini konuşmayacağız.
Oysa fail,
ancak onu üreten zeminle birlikte değerlendirildiğinde gerçekten anlaşılabilir.
Zeminsiz bir fail, tek başına bir canavardır ve canavar hikâyeleri, tam da
zemini görünmez kılmanın en eski yoludur. Gülistan için susan yüzlerce el,
Yusuf Tarık’ın adını küçülten o tek kalem, cenazesine katılmayan her bir bakan,
evladını kaybetmiş bir babayı konuşmasın diye susturan o müdahale… Hepsi aynı
zeminin üzerinde duran birer dişlidir. O zemin ise kendi kendine değişemez;
ancak toplum “gördüm ve susmayacağım” dediğinde çatlamaya başlayacaktır.
Serbestiyet
2026-05-11İran’lı Bir Misafir Hk….
2026-05-05Sevilay Çelenk: Bir pedofilin lafıyla Güran ailesinden üç kişi ağır ceza aldı
2026-05-03Gülistan Doku ve İBB için aynı müfettiş
2026-04-26İstinaf’ın gerekçesi ‘toplumsal hassasiyet’ |
2026-04-06Göz göre göre öldürülüyoruz
2026-04-06128 isimden “Narin Davası’nda hukuksuzluğa dur de” bildirisi
2026-03-30Yine tarikat yine kadın müritlere cinsel saldırı!
2026-03-29HAK-PAR, PSK ve PWK Kürdistan Şehitlerini Andılar.
2026-03-04 “Biz sizlerin nasıl adam öldürdüğünüzü biliriz”
2025-03-04Ölüm mekânları: Ölü bedenlerin üzerine yapılan bloklar
2026-03-02Ruşen Çakır: “Cübbeli’nin acil olarak laikliğe ihtiyacı var”
2026-03-02Zeynep’i hayattan koparan nefretiniz ve sistematik şiddetinizdir
2026-02-26Okula Agos getirmek, Ermenileri Alevileri övmek disiplin cezasına gerekçe sayıldı
2026-02-26LGBTİ+ karşıtı yasa girişimine 160 kurumdan ortak tepki
2026-02-26Kürtlerde güvensizlik, Türklerde bölünme korkusu hakim
2026-02-243,6 milyon hane “asgari ücret altı” gelirle yaşıyor
2026-02-23Kartal’da Dünya Anadili Günü Paneli
2026-02-23PSK VE PWK Anadil Günü’nü Birlikte Kutladı
2026-02-21PSK Ankara İl Örgütü 21 Şubat Dünya Anadil Günü’nü Kutladı
2026-02-19Acı tablo: Cezaevindeki çocuk sayısı bir ayda 212 kişi arttı