Türkçe | Kurdî    yazarlar
Emine Uçak Erdoğan: Yaşam Hakkı Meselesine Dönüşen Adalet Mücadelesi

2025-01-04

Yapılması gereken açıktır ve çokça gecikmiştir: Anayasa Mahkemesi kararı derhal uygulanmalı, Tayfun Kahraman’ın tutukluluğu sona erdirilmeli ve sağlık ve yaşam hakkı güvence altına alınmalıdır.

Bütün araştırmalar Türkiye’nin adalet krizinin derinleştiğine işaret ediyorken ve toplumun büyük kesimi için adalet en öncelikli sorunlar arasında zikrediliyorken, Adalet Bakanı yeni yılın ilk günündeki sosyal medya mesaisinde infografiklerle yargı reformundaki başarılarını (!) sıralıyordu. Bu paylaşımlara göre iktidarın hukuk vizyonu, “hukukun üstünlüğünü esas alan, öngörülebilir, gecikmeyen bir adalet sistemi” imiş. Tam bir “hayaller/hayatlar” durumu değil mi? Çünkü pratikte karşımızda, hukukun, “üstünlerin hukuku” haline geldiği, öngörülemez ve en çok da geciken bir adalet tablosu var. Devletin temeli ve yurttaşların bir arada yaşamasının güvencesi olması gereken adalet, toplumun bir kesimine karşı baskı ve cezalandırma aracı olarak kullanılıyor.

Bir ülkede adaletin ne durumda olduğunu anlamak için afili belgelere, strateji metinlerine, büyük vizyon sunumlarına gerek yok. Bazen tek bir dosyaya bakmak, yahut adalet mücadelesinin yaşam hakkı meselesine dönüşmesine tanıklık etmek yeterli… O dosyada hangi kararların uygulanmadığına, hangi hakların ertelendiğine, hangi hayatların “gözden çıkarılabilir” sayıldığına bakıp hukuk devletinin gerçekten nerede durduğunu görmek mümkün.

2025’te de aylardır tutuklu olanlar için bile gözaltı kararı verilebildiği, iddianamede yer almayan isimlerin tensiple dahi tahliye edilmediği çok dosyaya tanıklık ettik… Önceki yıllardan da kalan; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı, hukukun adeta bireysel intikam aracına dönüştürüldüğü çok dosya var. Üstelik bütün bunlar, cinayetten gaspa kadar uzanan adli suçlar söz konusu olduğunda ceza indirimleri, denetimli serbestlikler ve af düzenlemeleriyle “topluma dönüş” kapıları açılırken yapılıyor. İkili hukuk sisteminin yerleştiği bir düzende adaletin tecelli etmesi de haliyle beklenemiyor.

Siyasetle Şekillenen Yargı Düzeni

İkili hukukun işletildiği dosyaların içinde en ağır olanlardan biri de Tayfun Kahraman davası. Ve bu dosya Tayfun Kahraman’ın eşi Meriç Kahraman’ın tanımlamasıyla “yaşam hakkı meselesi” haline gelmiş durumda.

25 Nisan 2022’den bu yana cezaevinde bulunan Kahraman, Gezi olaylarında dönemin MMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı olarak olayların yatışması için çabalayanlar arasında olduğunu dile getirdi. Buna rağmen, suçun şahsiliği ilkesi fiilen askıya alınarak, başkalarının eylemleri üzerinden sorumlu tutuldu. Hukuk, bireyin eylemine değil siyasete göre şekillendi. Bu tutukluluğun haksızlığı, Temmuz 2025’te Anayasa Mahkemesi’nin verdiği açık hak ihlali kararıyla hukuken de kabul edildi. AYM, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ve yeniden yargılama yapılması gerektiğini tespit etti. Karar 17 Ekim 2025’te Resmî Gazete’de yayımlandı. Ancak buna rağmen ilgili ağır ceza mahkemesi adım atmadı, yeniden yargılama yapılmadı. En önemlisi, tahliye gerçekleşmedi. Böylece Tayfun Kahraman, en yüksek yargı organının kararına rağmen fiilen tutuklu tutulmaya devam ediyor.

Sorulacak soru belli: Hukukun üstünlüğü, öngörülebilirlik ve gecikmeyen adalet vaatleri tam olarak hangi dosyalar için geçerlidir?

Çünkü Tayfun Kahraman dosyasında ne öngörülebilirlik var, ne gecikmeyen bir adalet, ne de hukukun üstünlüğünün işletildiğine dair bir işaret. Yukarıda da belirttim; tabloyu daha da ağırlaştıran bir gerçek daha var: Karşımızda sadece uzun ve haksız tutukluluktan kaynaklı bir özgürlük ihlali yok, yaşam hakkına dönük bir durum var.  Kahraman, 2005 yılından bu yana, yaklaşık 22 yıldır Multipl Skleroz (MS) hastası. Cezaevinde bulunduğu süre boyunca hastalığı ağırlaştı, ataklar geçirdi. En son atağında ilaçlarını alamaması durumunu daha da ağırlaştırdı ve şimdi İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne yatırıldı. Hastaneye sevk sürecindeki insan onuruna bağdaşmayan durumlar ve ilaçlarının gecikmesi ayrı ayrı vicdanları sarsması gereken konular. Hastane raporlarında da beyin veya omirilikte hayati olabilecek bulgulara işaret ediliyor. Meriç Kahraman’ın işaret ettiği yaşam hakkı ihlali tam da bu… Bu tablonun, 55 bin “adli suç” hükümlüsünün ceza indirimleri ve aflarla serbest bırakılmaya hazırlanıldığı, ağır suç isnatlarıyla tutuklanan IŞİD mensuplarının, 6 ay gibi kısa sürelerde salıverildiği bir ülkede yaşanmasının garabeti de ortada. Adalet Bakanı’nın sosyal medya görsellerinin arkasına sığınamayacağı kadar gerçek ve yakıcı bir durum bu…

Tayfun Kahraman dosyası yapay zekâ destekli cümleler, kâğıt üstünde şık duran infografiklerle vaat edilen adalet ile yaşanan adalet arasındaki uçurumu gösteren eşiklerden biri. Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı, ağır hasta bir tutuklunun cezaevinde tutulabildiği bir düzende, hiçbir strateji belgesi bu gerçeği örtemez, örtemiyor. Bu yüzden adalet krizi derinleştikçe derinleşiyor.

Yapılması gereken açıktır ve çokça gecikmiştir: Anayasa Mahkemesi kararı derhal uygulanmalı, Tayfun Kahraman’ın tutukluluğu sona erdirilmeli ve sağlık ve yaşam hakkı güvence altına alınmalıdır.

Perspektif

BASıNDAN