Türkçe | Kurdî    yazarlar
Bir Etiketle Yetinmek

2026-07-31

Ahmed Şara, El Kaide ve Görmek İstemediğimiz Tarih

Ahmed el-Şara’nın El Kaide geçmişi üzerinden yürüyen tartışmalar, Ortadoğu’yu anlamaktan çok ezberleri yeniden üretiyor.

CİHAT ARPACIK

Suriye’de devrimci cephenin en güçlü ismi olduğundan dolayı geçici hükûmetin baş koltuğuna oturan Ahmed el Şara’nın El-Kaide geçmişi, çeşitli vesilelerle hatırlatılıyor. Geleneksel ve sosyal medyadaki kimi yorumları okurken, analizlerin büyük kısmının El Kaide duvarına çarpıp geri döndüğünü görmek mümkün. Şara’nın geçmişi, tek başına her şeyi açıklayan, bugünü iptal eden sihirli bir sopa gibi kullanılıyor. Oysa bu refleks, Suriye’yi de Irak’ı da son 100 yılın Arap dünyasını da anlatmıyor, ideolojik bir mesafeden hüküm dağıtıyor.

Ahmed El Şara’nın El Kaide’yle kurduğu bağ, bağlamından koparıldığında kolay bir şeytanlaştırma malzemesi, evet. Ama bağlama yerleştirildiğinde, yapay sınırlara, tarihsel yenilgilere ve işgallerin yarattığı o tarihsel momente işaret ediyor.

Bernard Lewis, İnanç ve İktidar’da İslam dünyasının moderniteyle karşılaşmasını bir “travma” olarak açıklar. Bu travmanın altında yatan mesele yalnızca askerî ya da teknolojik geri kalmışlık değildir. Esas mesele, bir zamanlar dünyayı yönettiğine inanan bir medeniyetin, artık başkalarınca “zulüm görmesi”, Müslümanların da bu zulme katlanmak zorunda kalmasıdır.

Hikâye işte burada başlıyor.

Şimdi, bir Arap genç düşünün… Bu genç için dünya, sürekli kaybetmenin ve artık kazanılmayacak gibi duran onurun hikâyesi aslında. Ve ona ilk kez “sen bir şeysin” diyen ses, ne yapalım ki öyle, El Kaide’den geldi. Bu ses korkunçtu belki ama netti. Yalındı ve ikna ediciydi. Ve ne yazık ki bu gencin hikâyesi, parçalanmış bir coğrafyanın da doğal akışıydı.

Pek kimse söylemek istemiyor ama o Arap gencin el-Kaide’ye yönelişi, çoğu zaman açıklandığı gibi “irrasyonel bir fanatizm” değil, fazlasıyla politik, fazlasıyla tarihsel ve ürkütücü biçimde rasyoneldi. Çünkü bu genç, kendisini bir özne olarak tanımlayabileceği hiçbir meşru alan bulamadığını düşünüyordu. Ulus-devletler genellikle otoriterdi, siyaset yozlaşmış, ekonomi ise yağmalanmıştı. Demokrasi, Batı’nın ihraç ettiği ama asla gerçekten teslim etmediği bir süslü vitrindi. Onun için geriye yalnızca “anlamı” aramak kalıyordu. El Kaide, bu boşlukta, “yenilmişlik” duygusuna bir cevap verme seçeneği sundu. Bu cevap korkunçtu ama o dönemin ruhuyla da uyumluydu.

Örgüt, o günlerde o Arap gencine şunu fısıldadı: “Sen kaybetmedin, senden çalındı. Ve bunu geri almanın bir yolu var.” Aynı zamanda tarihsel bir hikâye de verdi: “Haçlılar geri döndü, ihanet içeride ve kurtuluş ancak mutlak bir kopuşla mümkün…” Bu, sömürgecilik deneyimini, Filistin meselesini, işgalleri, sömürüyü ve yerel despotizmi tek bir düşman figüründe birleştirdi. O Arap genç için bu, karmaşık dünyanın sadeleştirilmesiydi. Bunlar, yenilmişlik psikolojisinin panzehiri gibiydi. Çünkü mağduriyet, bir anda kudrete dönüşüyor, güçsüzlük, kutsal bir misyona evriliyordu.

Yani, El-Kaide’ye katılan genç, bir sabah uyanıp, birdenbire “terörist” olmaya karar vermedi. O, “görünür” olmanın yolunu seçti. Tedirgin eden bir yoldu ama onun gözünde ilk kez “etkili” görünen yol da buydu.

Bu gerçeği görmeden ne 11 Eylül’ü anlayabiliriz ne de ondan sonra gelen her şeyi.

Irak işgali, yukarıda bahsetmeye çalıştığım bu psikolojinin mühürlendiği süreçti. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden çok, Arap dünyasının onurunun CNN’in canlı yayınlarında çiğnenmesi olarak algılandı. Bağdat’ın yağmalanan müzeleri, Ebu Gureyb’deki işkence fotoğrafları, “medeniyet götürme” söyleminin altındaki çıplak şiddeti açığa çıkardı.

Bu noktada el-Kaide, bir örgüt olmaktan girmeye çalıştığı o “anlamı” zırhını tahkim etti.

Hikâyeyi Iskalamamak

Bu tür nedenlerle, hikâyeyi tek bir pencereden ele almak, meseleyi ıskalamak anlamına geliyor. Bu, aslında bir kuşağın, tarihin kenarına itilmiş olmanın hıncını, mutlak bir zaferle telafi etme girişimiydi. Bugün geriye dönüp baktığımızda, 11 Eylül’ün ardından “teröre karşı savaş” adıyla yürütülen politikanın, tam da savaşıldığını iddia ettiği şeyi beslediğini de görüyoruz. Şehirlerde büyüyen her yıkıntı, yeni bir yenilmişlik hikâyesi yazdı. Ve her hikâye, yeni bir genci o hikayenin içine çekti ve o hikayeden IŞİD de doğdu. Bütün bunları, geçtiğimiz hafta bir haber televizyonunda Suriye Cumhurbaşkanı Şara hakkında söylenen “Burası El-Nusra’cıya kravat taktığınızda cumhurbaşkanı yaptığınızda bir katili herkesin alkışlayacağı bir milletten oluşmuyor. Türkiye Cumhuriyeti Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bir devlet. Onun ve onun silah arkadaşlarının kurduğu bir devlet. Milletle birlikte kurduğu bir devlet” sözlerinin ardından tekrar düşündüm. Radyo ve Televizyon Kurulu’nun (RTÜK) “Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika vizyonu, temel ilkeleri ve diplomatik doktriniyle bağdaşmayan ifadeler” diyerek (sanki bir televizyon kanalının ‘devletin dış politikası ve diplomatik doktrinine uygun’ yayın yapma zorunluluğu varmış, başkaca bir söz söyleyemezmiş gibi) inceleme başlatması yazma hevesimi kaçırsa da yine de yazmak istedim.

Ahmed el Şara’nın El Kaide geçmişinin, hiç IŞİD mensubu olmamasına rağmen bu hikâyeden IŞİD de doğduğu için, Türkiye’de neredeyse otomatik bir refleksle “kafa kesen cihatçı” etiketine indirgenmesi, aslında bu bölgeye ne kadar dışarıdan baktığımızı ele veriyor. Binlerce Arap genç gibi onun da El Kaide’ye katılıp Irak’ta savaşması, esasen bireysel bir şiddet hevesi yerine tarihsel bir akışın içinden okunmuyor. Türkiye’den bakıldığında bu tarihsel bağlam çoğu zaman ideolojik bir sis perdesinin arkasında kalıyor.

Bizim güvenli mesafemiz, sınırımızın dibinde de olsa, Ortadoğu’yu ahlaki hükümler dağıtılan bir tezgâha dönüştürüyor. Karmaşık depremler, “iyi–kötü” kolaycılığıyla açıklanıyor. Oysa, Ahmed el Şara gibi figürleri yalnızca geçmişlerindeki örgüt isimleriyle tarif etmek, Arap dünyasının son 100 yılda yaşadığı büyük çöküşü de görmezden gelmek demek. Irak’ta savaşan bir Arap gencin El Kaide’ye savrulması, Türkiye’den takılan ideolojik gözlükler yerine, işgal, aşağılanma ve siyasetsizlikle yoğrulmuş bir coğrafyanın iç mantığıyla anlaşılabilir. Aksi hâlde geriye sadece bağıran etiketler kalır, gerçeğin kendisi değil.

Bu yazının amacı Ahmed el Şara’yı “aklamak”, El Kaide’yi “yumuşatmak” ya da şiddeti mazur göstermek değil, kolaycı ezberlerin konforundan çıkıp soğuk bir durum tespiti yapma ihtiyacını hatırlatmak.

Bugün Ahmed El Şara’nın ismi her geçtiğinde refleks hâlinde devreye giren El-Kaide öfkesi, bizi hakikate yaklaştırmıyor, aksine onu daha da görünmez kılıyor. Ezberler, düşünmenin yerine geçiyor. “El Kaide geçmişi” dendiği anda bütün cümleler bitmiş, tarih kapanmış sayılıyor. Oysa gerçek hayat böyle çalışmıyor. Bir figürü yalnızca bir dönemine hapsederek onun bugününü anlamaya çalışmak, sadece sloganı büyütüyor.

Şiddeti lanetlemekle, şiddeti üreten tarihsel koşulları anlamaya çalışmak aynı şey değildir. Ezberlerden kurtulmak, gerçeği tembellikten kurtarmaktır. Ancak o zaman, bağıran etiketlerin ötesine geçip gerçekten neyle karşı karşıya olduğumuzu konuşabiliriz.

Perspektif

POLITIKA