AABK’in 1938 Soykırımına Dair Açıklaması Üzerine
19.07.2022 18:55:31

Bu satırların yazarı on yıllardır Alevilerin yüz yüze bulundukları sorunlar ve çözüm yolları üzerine kafa yoran bir kalem emekçisidir. 1975-1980 arası dönemde doğup büyüdüğüm yer olan Elazığ-Bingöl yöresinde Türk faşistlerinin halkı birbirine düşürmek amacıyla nasıl Alevi-Sünni çelişkisi yaratmak istediklerini, konuyu nasıl istismar ettiklerini iyi hatırlıyorum. O dönemde toparlanmakta olan yurtsever Kürt çevrelerden insanların ise bu oyunu boşa çıkartabilmek için harcadıkları çabalar da yine gözümün önündedir. O günün Alevi ve sünni kesimden ateşli gençleri bu gün artık yaşlı kuşağı oluşturmaktalar. Bu nedenle, benim de o mütevazi katkılar sunmaya çalıştığım o dönemin bu yöndeki çabaları ile ilgili anı ve görüşlerini kitlelerle paylaşmalarında büyük yarar var.

Türkiye ve Kürdistan’da toplumsal bilincin ve mücadele azminin yükselmesi karşısında faşist cunta 12 Eylül 1980 tarihinde yönetime el koymuş sol ve demokratik kesimler ile Kürt yurtseverlerine karşı adeta topyekûn bir savaş ilan etmiş, doğup büyüdüğümüz toprakların şahit olduğu en büyük zulüm dalgalarından birini hayata geçirmekte gecikmemişti ki Aleviler de devletin resmi dinini ile uyuşmayan inançları nedeniyle bu zulüm ve terör dalgasından paylarına düşeni almışlardı.

1990’lı yılların başları, Aleviler bakımından yeni bir dönemin başlangıcı sayılacak bir gelişmeye şahit olmaktaydı. Bu Alevi kitlenin örgütlenme isteği ve çabasıydı.

Alevi örgütlenmesi ise o yıllarda iki ayrı politik hat üzerinde gelişmekteydi. Bunlardan biri bizzat devlet eliyle hayata geçirilmeye çalışılan ve resmi anlayışa uygun tarzda şekillenen hattı. Buna kısaca devlet Aleviliği diyebiliriz ki İzzettin Doğan bu hattın sembol isimlerinden biriydi.

Öteki hat bizzat Alevi kitlenin kendi sorunlarına çözüm aramak amacıyla sarf ettiği çabadan ibaretti. Ne var doğrudan kendisine bağlı olmasa bile devlet bu kesimleri de rahat bırakmıyor, hem Aleviliği, hem Alevilerin kendilerini ve hem de onların örgütlenme çabalarını yozlaştırıp başarısızlığa uğratmak amacıyla uğraşı veriyordu.

İşte benim de Alevilik ve Alevilerin sorunlarıyla eskisine oranla daha hızlı bir tempoda ilgilenmem bu yıllara rastlar. Özellikle de hemen hemen tümü Kürt  olan Dersim Alevilerinin dil, inanç, kültür, tarih ve kimlikleri ile ilgili çalışmalar, çabalarımın  merkezinde yer almaktaydı.

Sonuçta devletin güdümünde olmayan ikinci bir Alevi örgütlenmesi gerçekleşmeye başladı. Çok çeşitli kesimleri çatısı altında bir araya getirmeyi başaran bu örgütlerin bence en büyük zaafı, tabandaki farklılıklara rağmen büyük ölçüde Kemalist ideoloji ve politikanın etkisi altında olmalarıydı. Örneğin Alevi derneklerinin önemli bir kesimi lokal ve bürolarında Mustafa Kemal’in fotoğraf ve heykellerini bile sergileyebiliyorlardı. Dil, inanç ve etnisite sorununa bakış açıları yine çoğunlukla Kemalist tekçi anlayış çerçevesindeydi. Kürt halkı ve Kürt sorunu bu gibi örgütler bakımından adeta bir tabuydu. Bektaşiliğe adapte edilmeye çalışılan bir Alevilik esas alınarak kurulan Alevi kurumları ibadet ve eylemlerinde „tek dil“ ilkesine sıkıca bağlı hareket ediyorlardı ki bu gün hala da bu ilke değişmiş değil. Alevilik ve onun tarihi adına yapılanlar Fırat’ın doğusuna uzanmıyor, „Anadolu Aleviliği“ diye gerçekte var olmayan bir çerçevede yürütülüyordu.

Bu kavgada benim tutumum ise her zaman Aleviliğin haklı mücadelesini hararetle desteklemek ama var olan zaaf ve eksiklikleri ise eleştirmek şeklinde oldu. Bu gün hala da konuya yaklaşımım böyledir. Elbet geçtiğimiz 30-40 yıllık süre içerisinde Alevi kurum ve kuruluşları yerlerinde durmadılar. Doğal olarak tartıştılar, yenilendiler ve giderek daha iyi bir düzeye ulaşmayı başardılar. Örneğin, Alevi kurumları artık başlangıçta çok yaygın olan „Kürt’ten Alevi olmaz“ anlayışını geride bırakmış durumdalar. Eskiden devletin Alevilere yönelik 1923-38 uygulamalarını görmezlikten gelme dönemi de sona erdi ki benim bu satırları yazmama neden olan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) geçtiğimiz haftalarda „Dersim 38, Cumhuriyet tarihinin en büyük kitlesel soykırımıdır,“ tanımlamasıyla yaptığı açıklamadır.

Açıklamada somut örnekler verilmese de devlete  ait belgelerden bahsediliyor ve soykırımın asıl nedeninin Alevilik olduğu belirtiliyor. Gerçekten de Dersim’de 1937-38’de yapılanlar, 1925’lerde hazırlanmış bir plana göre yürütülen hazırlıkların sonucudur ve çok sayıda belgesi var. İstisnasız dönemin tüm belgelerinde öne çıkartılan ve „saf dışı bırakılması gereken büyük tehlike“ ise Dersimlilerin Kürtlüğüdür. Onların dili, kültürü ve kimliği asimilasyonun baş hedefidir. Bunları Türk Devletinin Alevilikle sorunu olmadığı anlamında söylemiyorum elbet. Tam tersine solculuk ve kürtlük ile birlikte Alevilik te oldum olası T.C. Devletinin baş hedefleri arasındadır. Vurgulamaya çalıştığım şey, Cumhuriyetin kuruluşundan 1938’e uzanan süreçte sadece Dersim’de değil, bütün Kürdistan’da baş düşman kürtlüktür ve devletin ilk elde yok etmeye çalıştığı da budur. Palu-Pîran, Sason, Mutki, Zîlan ve Ağrı’da yapılanlar nitelik itibariyle Dersim’de yapılanlardan farklı değiller.

Bu konudaki yanlışlığa rağmen AABK’nin Dersim 38 soykırımıyla ile ilgili açıklaması tarihsel değerde bir çıkıştır. Bu, hem T.C.’nin politikasını doğru bir zeminde tartışma ve tanımaya hem de sistemin ötekileştirip dışladığı kesimle arasında daha sağlıklı bağlar kurmaya ve ortak mücadele ile zafere ulaşmaya hizmet eder. Bu nedenle de açıklama sevindirdi, umutlandırdı beni.

Şîrove Bike

MAKALELER

EN ÇOK OKUNANLAR
×