2025-03-29
Böyle zamanlarda, o sokaklarda gösterilere katılanların ‘nasıl insanlar’ olduğunu, daha doğrusu ‘dünya görüşlerini’ tam anlamıyla tespit etmek mümkün değil. Birbirine yakın yaşlarda yüz binlerce genç insandan söz ediyoruz. Gezi eylemleri ardından yıllarca Gezi çözümlemesi yapıldı. Dolayısıyla, değerlendirirken kolaya kaçmamakta yarar var.
Gösterilere tanık olan herkesin protestoculara dair bazı tespitleri var kuşkusuz. 10’lu yaşların sonu, 20’li yaşların başındalar. Demek ki, AKP’li yıllarda doğmuş, başka bir iktidar partisi ve yönetici görmemiş nesil. AKP’nin ‘altın yılları’ olduğu iddia edilen 2000-2010 arasında doğanlar. Biraz bilinçlenmeye başladıkları zaman ise 2015 seçimleri sonrası. Kısacık bir zaman diliminde bir darbe girişimi, iki yıl süren OHAL rejimi, dünyayı sarsan salgın hastalık ve berbat bir ekonomik altüst oluş gördüler. Pek talihli bir nesil sayılmaz.
Barış sürecine son verilen ve Kürt siyasal hareketi ile o harekete yakın duran herkesin bile isteye kriminalize edildiği süreci, belki ‘biraz’ hatırlıyorlardır. Büyüdükleri esnada feci bir kırılmaya tanık oldular. Bakınız, 2014 yılında Selahattin Demirtaş cumhurbaşkanlığı seçim propagandası esnasında Boğaziçi’ne gelmiş ve sınıfımdaki her görüşten öğrenci Demirtaş’ı dinlemeye gitmişti. Yalnızca 11 yıl önce. Bugün sanki tarih öncesinden bir anı gibi. Diyeceğim, çok kısa sürede dönüşerek sertleşen siyasal koşullarda büyüyen gençler.
Gördüklerimden ve okuduklarımdan anladığım kadarıyla, her muhalif telden, farklı ideolojilere sahip yurttaşın katıldığı yürüyüş ve mitinglerde milliyetçi protestocuların sayısı az değil. Dolayısıyla, katılan Kürt gençler varsa da (ki var kuşkusuz) sembolleriyle fazlaca görünür olmak istememeleri anlaşılır. Genel gözlemler, protestocuların bir kısmının kelimenin gerçek anlamıyla ‘geleceksizliğe’ mahkum edilmiş yoksul gençler olduğu yönünde. Yoksullar ve bunu aşma ihtimalleri olduğunu düşünmüyorlar. Bir kısmı ama, hepsi değil, iyi okullardan gelme üniversiteli. Kesinlikle birörnek olmayan, belli bir ideoloji etrafında kümelenmemiş yığınlar. En sık işitilen slogan; adalet.
Kişisel deneyimden hareketle, bu kuşak hakkında -genellenmesi mümkün olmayan- birkaç şey söyleyebilirim…
Yıllar sonra üniversiteye döndüm ve bir kuşak öncesiyle şimdikileri karşılaştırma şansım oldu. Her derste, başlamadan önce öğrencilere bir süre tanıyor ve konuşmak istedikleri bir şey olup olmadığını soruyorum. Herhangi bir konuda. Öncekilerle karşılaştırılmayacak ölçüde suskunlar. Ağızlarından kerpetenle söz alıyorum. Bazen konuşuyorlar, zaman zaman canlı da oluyor, ancak genellikle söz almıyorlar. Ders ardından bunun nedenleri hakkında konuşanlar var. ‘Cimer korkusu’ diye bir vaka söz konusu, ihbar edileceklerinden, bunun ileride yaşamlarını etkileyeceklerinden endişeliler. Hocalar için de geçerli bu endişe. Akıl almaz bir iş. Bazı öğrenciler, ‘derslik dışında’ başlarının derde girebileceğini, böyle şeyler yaşadıklarını anlattı. Sınıfta sarf ettikleri bir sözün hesabını dışarıda sormak isteyenler çıkabiliyormuş. Sosyal medya paylaşımı yaparken, bir şeyler yazarken çekindiklerini dile getiriyorlar vs. İşin bu kısmı ‘özgürlüğe’ dair ve tahmin edilmeyecek şeyler değil.
Gelelim maddi sorunlarına. Öğrencinin tümü derse girmiyor, her zaman böyleydi, bir gariplik yok. Benim de, king masasından mezun olan arkadaşlarım vardır. Ancak bu kez, parası olmadığı için derse gelemeyen öğrenciler olduğunu görüyorum. Kızılay’da girdiğim bir süpermarketteki kasiyer öğrencimiz çıktı, haftada altı gün çalışıyormuş. Sınavdan sınava geliyor okula. Gündüz çalışmak zorunda kalan öğrenci az değil. Evinden ve hatta memleketinden çıkamayanlar, ders notlarına çalışıp dönem sonlarında geliyorlarmış. Bir öğrencinin evden çıkıp birkaç vasıtayla okula gelmesi, bir tost ve çay alması büyük bir masraf artık. Sanat faaliyetlerini, sosyalleşmeyi geçtim, onlar çoğu için hayal. Örneğin İstanbul’daki Kent lokantaları sayesinde karnını doyuran çok sayıda öğrenci olduğu söyleniyor.
İş meselesi… Ben ve yakın arkadaşlarım pek rahat bir öğrencilik yaşamadık ama çulsuzluğumuza rağmen arada bir sinema-tiyatroya gidebiliyor, nadiren de olsa ‘Kebap 49’ yüzü görebiliyorduk. Fakat okuldan sonra boş gezeceğini düşünen hiç kimse yoktu, nitekim bir süre sonra herkes iş güç sahibi oldu. Şu anda öğrencinin en büyük dertlerinden biri, mezuniyetin ardından ne yapacaklarını bilememeleri. Bir kısmı dil (ler) öğreniyor ve yurt dışına gitmek istiyor. Kalanı? Hiç kolay değil işleri. O yıllarda öğrencilere, “Gezin tozun ama nihayetinde ülkenizde yaşayın” demek daha kolaydı, artık değil. Yaşasın da ne yapsın? Diğer yandan, ‘yurt dışı’ denilen yer de çok konforlu değil şimdilerde, giderek kötülüyor, ırkçılık, ayrımcılık, delilik rağbet görüyor. Türkiye’den gitmiş, ABD’de doktora eğitimi yapan bir kadın öğrencinin (Filistin paylaşımları nedeniyle) sokak ortasında gözaltına alındığını gördük birkaç gün önce. İki hafta öncesinde ise koskoca Columbia Üniversitesi Trump’ın tehdidine ve bağışçılarına boyun eğdi. Ezcümle, üzüm üzüme baka baka kararıyor tarihin bu evresinde.
Kendimizi gençlerin yerine koyalım; 20’li yaşların başında, geleceği belirsiz, yoksul, tweet atmaya çekiniyor ve her Allah’ın günü muhtelif adaletsizliklere tanık oluyor. Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesini küçümsemeyelim, çok ürkütücü bir gelişmeydi ve sade yurttaşa en temel hukuksal güvenceden dahi yoksun olduğunu düşündürdü. Yalnızca şu son birkaç aya gencecik birinin gözünden bakmayı deneyelim; neden bu denli kızgın olduklarını, tepkilerinin yalnızca İmamoğlu’na yapılanlarla ilgili olmadığını anlamak kolaylaşacaktır. El yordamıyla tutunacak bir dal arıyorlar bu hayatta ve ülkede. O dalı ancak daha adil, eşitlikçi bir toprakta bulabileceklerini biliyorlar. Genç insanlar adaletsizlik sorununun yalnızca farkında değil, o cenderenin tam ortasında ayakta kalmaya çalışıyor.
Korkmadan, endişe duymadan, hukuk güvenliğine sahip, sonu gelmez bir belirsizliğe mahkum olmaksızın bir ömür sürmek, temel insan hakkıdır. Üniversiteli/genç olsun ya da olmasın, yurttaşın istediği, aradığı, eksikliğini hissettiği, bu haktır. En genel ifadesiyle; insan gibi yaşama hakkı.
Yazı önerisi:
Çiğdem Toker’in ‘Herkesin sesini her zaman kısamazsınız’ başlıklı yazısı.
Güvenlik güçlerinin tutumuna dair bir not: Yıllardır herhalde en çok işittiğim cümlelerden biri, her koşulda güvenlik güçlerinin yanında yer almaya yemin etmişlerin, “Polisin insan hakkı yok mu?” sorusudur. Yanıtı baştan belli bir sorudur bu. Hiç kuşkusuz bir polis de insandır ve her insan gibi insan hakları hukukunun konusudur. Buna mukabil, bir polisin, polis olmayan birinden, örneğin bir göstericiden farkı, kamu görevlisi oluşu ve kullandığı yetkinin yasal dayanağıdır. Belinde silah olan herhangi biri ile bir polisi birbirinden ayıran şey, hukuktur, yasadır. Bu halde, polisin muhtelif yetkileri olduğu gibi, yurttaşın da muhtelif, anayasal-yasal hakları vardır. Barışçıl protesto bir haktır; sorun, o hakkı kullanmayı istemekte değil, o hakkın kullanımının engellenmesindedir.
Tam burada bir başka soru çıkar önümüze: Protesto hakkı sınırsız mıdır? Kuşkusuz değildir. Anayasayı açar, önünüze koyar, 13. maddeyi, 34. maddeyi okursunuz, sonra ilgili yasalara göz atarsınız ve diğer pek çok hak gibi ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü’ hakkının da belli durumlarda ve yetkili makamlarca sınırlanabileceğini görürsünüz. Buradaki mesele, ‘sınırlamaların’ söz konusu hakkı kullanılamaz hale getirip getirmediğidir. Yani, yorum ve ölçüdür. O yorum ve ölçünün referansı ise yalnızca anayasa ve yasalar değil, aynı zamanda tarafı olduğumuz sözleşmeler ve uluslararası yargı organlarının kararlarıdır. Örneğin, ‘kamu düzeni’ ilkesi tüm demokratik memleketlerde bulunur; ancak Fransa’da birkaç milyon insanın gösteri yapması Fransa kamusunun düzenini bozmazken, Türkiye’de iki kişinin bir araya gelip bir açıklama yapma isteği Türkiye kamusunun düzenini bozuverir. Hal böyleyken, asıl olan haktır, özgürlüktür, sınırlama değil. Anayasalardaki temel haklar rejimi, insanı, devlete karşı korur; güçlü olan devlettir, insan değil. Yurttaşın ödevleri vardır kuşkusuz, ancak anayasada ‘devlet hakları’ diye bir kısım bulunmaz. Emniyet güçleri, kendilerine verilen talimatlar gereğince korumakla mükellef olduğu kamu düzeni ve kamunun güvenliğini, ancak yasal sınırlar içinde kalarak koruyabilir. Canının istediğini yapamaz, orantısız güç kullanamaz. Hukuk devleti ile dingonun ahırı arasındaki fark budur.
Diken
BASINDAN