Kocam elleriyle karla karışık toprağı kazdı, kurtlar yemesin diye çocuğumuzu poşetlere sararak gömdük
28.08.2022 13:46:30

Göç yolunda çocukları donarak ölen Afgan aile: Kocam elleriyle karla karışık toprağı kazdı, kurtlar yemesin diye çocuğumuzu poşetlere sararak gömdük

Türkiye’ye göç yolunda 2 yaşındaki çocukları donarak ölen Afgan aile yaşadıklarını Independent Türkçe'ye anlattı

Şenol Balı

Sınırdaki hırsızlar, üzerimizde ne varsa aldılar bizden. Tipi ve karda saatlerce yürüdük. Her geçen an ağırlaşan çocuğumu, sırtımdan yere bıraktım. Vücuduna masaj yaptım, el ve ayaklarını ovmaya devam ettim. Bir faydası olmadı, hareket etmiyordu. Oğlum ölmüştü…

Şimdi sizlere, Afgan bir ailenin göç hikâyesini anlatacağım.

Taliban'ın ülkedeki hakimiyetinin ardından artan ve ekonominin iyice bozulmasıyla zirveye ulaşan Afgan göçüne, bir de buradan bakmanızı isteyeceğim.

Serdar Azizi, Afganistan'ın başkenti Kabil'de, merkezi hükümette çalışan yetkili bir memurdu. 37 yaşındaki Azizi İslami İlimler Dairesi'nde çalışıyordu.

Eşi Sita Azizi ile yıllar önce evlendi ve Mohammed isimli bir çocukları oldu.

Taliban'ın, 2021 yılının eylül ayında, Kabil'i almasından sonra Azizi çifti için ülkede yaşamak mümkün olmaktan çıktı.

Zaten Taliban, Serdar Azizi hakkında iki üç defa ihtar mektubu göndermiş ve ülkeden çıkmazsa değişik işkencelerle yüz yüze kalacağı bildirilmişti.

Daha çok Sita'nın ısrarıyla, 2021 yılının sonuna doğru aile Kabil'den çıkmaya karar verdi ve bunu başararak İran'a vardılar.

İran'da, 2 ay gibi bir süre kaldıktan sonra, anlaştıkları kaçakçının organize ettiği grupla Türkiye sınırına doğru hareket ettiler.

Gruptan kopuyorlar; kar, tipi ve gece…

Azizi ailesi grupla birlikte Van'ın Çaldıran ilçesi sınırına vardı.

Sita Azizi, göçmenler için bir ölüm kuyusuna dönen sınır hattı için, "Çaldıran sınırı, göçmenler için çok tehlikeli ve kötü" ifadesiyle endişesini dile getirdi.

Gerçekten de öyle değil mi?  Soğuktan donanlar, vahşi hayvanların parçaladıkları, çetelerin işkence ve tecavüzüne uğrayanlar…

"Sınıra geldik, saat 16.00 sularıydı. Karanlık çökünce yürüyecektik. Hava hem rüzgârlı hem karlıydı'' diye anlattı Sita.

Yürümeye başlıyor grup. Sita önde, kocası Serdar arkada ve 26 aylık oğulları Mohammed, babasının sırtında...

Grubun arkasında yürüyen aile, bir süre sonra gruptan koptu ve Türkiye sınırına yaklaştı.

Burada biraz bekledikten sonra kendilerine tarif edilen güzergahtan yürümeye karar verdiler. Ve yürüdüler. Soğuk, tipi, kar ve gece… 

Yollarını kesen çeteler, telefondan süt kutusuna kadar üzerlerinde ne varsa aldı

Biraz yürüdükten sonra çiftin 'hırsız' diye adlandırdığı, İran sınırında yakaladıkları göçmenleri soyan, işkence ederek yakınlarından fidye isteyen, hatta kadın göçmenlere tecavüz eden çeteler önlerini kesti ve paralarından telefonlarına kadar üzerlerinde ne varsa aldılar.

Hatta küçük Mohammed için aldıkları süt kutularını ve yanlarındaki suyu bile. 

Sita, o anları şu sözlerle anlattı:

Yolu bilmiyorduk. Gruptan koptuk. Sonra hırsızlar geldi. Telefon ve paramızı, neyimiz varsa alıp gittiler, sonra ben bağırdım yardım istedim. Duyan olmadı. Artık sınırdaydık, 3-4 saat yürüyerek Türkiye'nin sınırdaki köyüne ulaşmamız lazımdı.

Kocasından Sita'ya: Çocuğa baksana neden böyle ağırlaşıyor?

Tüm bu aksiliklere rağmen, yürümeye devam ediyor aile.

Mohammed, babasının sırtında ve anne Sita arkada, sarp tepeleri çıkmak için büyük çaba sarf ediyorlar.

Birkaç metre sonra Serdar, çocuğa bakması için eşine seslendi.

O anları şu sözlerle anlatan Sita, şunları söyledi:

Çocuk, kocamın sırtındaydı. Kocam bir iki defa bana 'Çocuğa baksana neden böyle ağırlaşıyor?' diye sordu. Baktım, vücudunun mor bir hal almaya başladığını gördüm. Patlıcan gibi morarmıştı. Yere bıraktım ellerini, ayaklarını ovdum, sırtına masaj yaptım. Değişen bir şey olmadı, hareket yoktu. Sonra tekrar kocamın sırtına bindirdik ve bir saat boyunca yürümeye devam ettik.

O an, Mohammed'in ölmüş olabileceği ihtimali ne Sita'nın ne de Serdar'ıne aklına geldi.

Ve çocuklarının iyice ağırlaşan cansız bedeni, zorlu yolculuklarını daha da zorlaştırdı.

Sita, şöyle devam ediyor:

Taşımak iyice zorlaşmıştı. Ve indirmek zorunda kaldık. Tekrar baktım, bu sefer simsiyah olmuştu. Yanımızda verecek bir şey yoktu. Sütleri de hırsızlar çalmıştı. Su da yoktu. Üzerimizde ne varsa almışlardı...

"Kalbine baktım, atmadığını fark ettim, o zaman öldüğünü anladım"

Serdar, tüm gücünü toplayarak bir kez daha oğlunu sırtına aldı ve karla kaplı zeminde yarım adımlarla yürümeye devam ettiler.

Bir süre sonra, yürüyemeyecek derecede yorulunca, eşi Sita'ya devam edemeyeceğini söyledi.

Sita, o anları anlattıkça parmakları titriyor ve anlattıkça sesi daha kesik bir hal alıyor.

O sırada, parmakları kesilmiş ellerini, Sita'nın dizlerine bırakan kocası Serdar, karşısındaki, boyası çatlamış duvara bakıyordu.

Öylece bakıyordu; eşinin anlattıklarını karşıdaki duvarda yeniden izliyormuş gibi...

Gözleri ıslanan Sita ise, yutkunarak anlatmaya devam etti:

Kar yağmaya devam ediyordu, yerde de oldukça kar vardı. Sonra kocam çok yoruldu ve artık yürümeye devam edemeyeceğini söyledi. Çocuğuma baktım, elleri ve ayakları mosmordu.

Kocam, 'Ben artık gelemeyeceğim, sen oğlumuzu al beraber gidin' dedi. Bende 'Hayır, ben bir kadın olarak tek başıma nereye gideyim?' dedim. Kocamı reddettim. Oğluma baktım; simsiyahtı, hareket de yoktu. Kalbine baktım ve atmadığını fark ettim. O zaman öldüğünü anladım...

Kocama, sırtında taşımaya devam etmesini söyledim. Ölmüşse de onu Türkiye'ye götürmeye devam edeceğim.

Sita, elindeki bez parçasıyla gözyaşlarını siliyor. Sık sık kocasıyla göz göze geliyorlar.

Kocasının sessizliğini, bir onay olarak görüyor ve devam ediyor:

Artık çocuğu ben taşımaya başladım. Çok ağırdı. Üzerimizde fazlalık ne varsa attık, ama yine de çok ağırdı. Yürüyecek durumda değildim, kocam da öyle.

Bir saat sonra sırtımdan yere bıraktım. Yine masaj yaptım, el ve ayaklarını ovmaya devam ettim. Ama bir faydası olmadı. Kocam hâlâ 'Git' diyordu. Benim de halim yoktu yürümeye. Yine ısrar etti, 'Oğlumuz öldü. Sen bizi bırak git, biz burada bekleyeceğiz'.

Ben nereye gideyim, korkuyorum. Hırsızlar var. Başıma neler geleceğini bilmiyorum, 'Gitmeyeceğim' dedim.

"Kocam, elleriyle karla karışık toprağı kazdı, kurtlar yemesin diye çocuğumuzu poşetlere sararak gömdük"

Sita, hikâyenin, kalbinde bir yumruya dönen kısmına gelmişti sanki.

Burayı da anlatabilse, altı ay önceki o soğuk yolculukta donan kalbi çözülecekmiş gibi kararlı ve hüzünlü. O esnada derin bir nefes aldı ve anlatmayı sürdürdü.

Kocası, çocuğu gömmek için Sita'yı ikna etmişti. O da kurtulmaya, daha sonra dönüp çocuğunu bulmaya karar vermişti.

Serdar, yakınlardaki bir boşluğu elleri ile kazdı. Kazdıktan sora yanlarında ne varsa çocuklarına sardı ve beraberce üstüne kar ile toprak attılar.

O an tek korkuları, kurtların Mohammed'in cenazesini yemesiydi.

Sita, "Yakınlarda topraktan bir çukur vardı. Kocam oraya defnetmemizi söyledi ve elleriyle toprağı kazdı. Sonra yanımızda ne kadar poşet varsa üstüne bıraktık ve gömdük. Kurtların yememesi için onu poşetlere sardık. Benim o ara gözlerim karardı, halsizdim. Kocam bunları yaparken sadece izlediğimi hatırlıyorum. Kocamın eldivenleri yoktu. Oğlumu gömdükten sonra elleriyle etraftaki karları üzerine attı ve iyice kapattı" dedi.

Azizi çifti, çocuklarını gömdükleri kar çıkıntısının yanında biraz bekledikten sonra yürümeye devam etti. El ele tutuşarak; kaymamaya, kalın kar örtüsünde batmamaya çalıştılar.

Tek kelimenin edilmediği bu ağır yolculuk sona ererken güneş doğmuştu artık. Çift, o uzun geceden sonra taşıdıkları yorgunluk iyice ağırlaşmışken nihayet bir köye vardı.

Söz yeniden Sita'da:

Çok zordu oğlumu orada bırakmak. Sonra yürümeye devam ettik. Bir-bir buçuk saat sonra Türkiye'nin bir köyüne yaklaştık. Sabah 8.00 gibi köye varmıştık. Önceki akşam, 16.00'da yola koyulmuştuk. Köye girdiğimizde polis arabasını gördük. Polise gittik, çocuğumuzun orada öldüğünü ve gömdüğümüzü söyledim, ama anlamadı. O da bir şeyler söylüyordu. Biz de onları anlamıyorduk.

Parmakları yanan Serdar Azizi, ambulansla hastaneye kaldırılıyor

Sita, hikâyesinin kalan kısmına şu sözlerle devam etti:

Ayaklarımı hissetmiyordum. Ayakkabımı çıkardılar, çay ve çorba verdiler. Sonra kocamın ellerini gördüler, tüm parmakları simsiyah olmuştu. Ambulans çağırdılar. Kocamı sınırdaki bir hastaneye götürdüler.

Durumunun kötü olduğu anlaşılınca bizi, Bölge Hastanesi'ne götürdüler. Oraya gittik, 2 gün yatırdılar. Sonra parmaklarını kesmeleri gerektiğini söylediler. O siyahlık yayılacak dediler. Ben, önce izin vermedim, ama durumun ciddiyetini anlayınca 'Tamam' dedim.

3 ay boyunca hastanede kaldık. Çok zor bir süreç geçirdik. Sonra hastane yetkilileri işlemlerin tamamlandığını ve taburcu olmamızı istedi. Ama biz kimseyi tanımıyorduk, nereye gideceğimizi bilmiyorduk.

Serdar ve Sita, hastanede bir Afgan'la tanışıyor ve tanıştıkları Afgan, kendileri için ucuz bir ev bulabileceğini söylüyor ve buluyor.

Sita, "Bir Afgan vardı. O da bize, bildiği ucuz bir evin olduğunu söyledi. Ev sahibi de iyiymiş, dedi. Bizi oraya götürdü. 6 aydır bu evde oturuyoruz. Ev sahibimiz, şu an çok iyi. Bir iki kurumdan dört kere ufak yardımlar alabildik. Hastanede, kocam ve benim için o kadar çok zor bir süreç geçti ki çocuğumun acısını unuttum" diye anlattı.

"Herkes soruyor: nasıl çocuğuna gidemedin diye. Ama kalbimde nelerin olduğunu kimse bilmiyor"

Derin bir sessizlik sarıyor çifti. Sonra belki de hayatında duyabileceği en zor soruyu yönelttim anne Sita'ya:

Oğlunun vefat ettiği yere gitmeyi düşündün mü hiç?

Sita'nın ağzından çıkan ilk cümle; sadece bir kanepenin olduğu, bomboş odada yankılanır gibi oldu.

Ağzından çıkan her kelime, soruya kızdığı hissi veriyordu: Soruya mı, kaderine mi?..

Bu sefer hem ağladı hem de anlatmaya devam etti Sita:

Bir kuruş paramız yoktu, tanıdık da yoktu.  Dil de bilmiyorum. Bir de geceydi, gömdüğümüz yeri hiç hatırlamıyorum. Sadece Çaldıran yolu olduğunu hatırlıyorum. Herkes soruyor, 'nasıl çocuğuna gidemedin' diye. Ama kalbimde nelerin olduğunu kimse bilmiyor. Neler yaşadığımı da. Geceleri uyuyamıyorum. Kimse bunları bilmiyor. Ekonomik durumumuz da çok kötü. Oğlumun acısı her zaman kalbimde olacak.

Sita'nın bu cümleleri biter bitmez, kocası Serdar, ilk defa konuşmaya başladı.

Bomboş evi gösteriyor Serdar ve çalışamadığını, hiçbir şeylerinin olmadığını dile getirdi.

Kısa ellerini dua eder gibi yukarı kaldırıyor ve kesilen parmaklarını gözleriyle göstererek artık kalem dahi tutamadığını söylüyor.

Ne ilginçtir ki, Taliban, gönderdiği uyarı mektubunda, Serdar'ı, tırnaklarının çekilmesiyle tehdit etmişti... Serdar'ın artık parmakları yok.

The Independentturkish

Şîrove Bike

YAŞAM

EN ÇOK OKUNANLAR
×