Türkçe | Kurdî    yazarlar
Prof. Bezwan: Türkiye’nin Suriye’de önerdiği model, yeni bir iç savaş tasarısıdır

2026-01-04

Prof. Naif Bezwan, Türkiye’nin dayattığı ‘bireysel entegrasyon’ ve ‘aşırı merkeziyetçi’ modelin Suriye’yi barışa değil, daha derin bir parçalanmaya sürükleyeceğini belirterek, “Çözüm, halkların iradesiyle şekillenen federal yönetim modelindedir” dedi.

Suriye sahasında son dönemde yaşanan askeri ve siyasi gelişmeler; Halep merkezli çatışmalar, QSD-Şam entegrasyon görüşmelerinin ertelenmesi, Türkiye ve Şam’dan gelen “bireysel entegrasyon” açıklamaları ile Kürtler ve Dürziler’den sonra Alevilerin federal, adem-i merkeziyetçi yönetim taleplerini dillendirmesiyle yeni bir döneme işaret ediyor.

Suriye sahasındaki kırılmaları, bölgesel aktörlerin tutumunu ve olası senaryoları Viyana Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naif Bezwan ANF’ye değerlendirdi.

‘TÜRKİYE’NİN SURİYE’YE BİÇTİĞİ ROL DİKTATÖRLÜK MODELİDİR’ 

Türkiye’nin Rojava’ya yönelik tehditlerini ve Suriye için kurguladığı siyasi yapıyı eleştiren Bezwan, bu yaklaşımın çözümden ziyade çatışmaya odaklandığını belirterek şunları söyledi:

“Türkiye’nin Suriye’ye biçtiği tekil ve tekçi model, aşırı merkezi ve diktatoryal, yani Suriye’nin temel bileşenlerinin hak ve özgürlüklerini, geleceğini, tanınmasını, temel hak ve özgürlüklerinin anayasal güvence altına alınmasını hiçe sayan bir siyasettir. Bu yüzden somut olarak adil, kapsayıcı ve müzakereye dayalı bir siyasi çözümü reddeden; dolayısıyla savaşa, çatışmaya ve gerginliğe endekslenmiş bir yaklaşım söz konusudur. Çünkü Suriye için kurguladıkları ‘ideal düzen’ çatışma olmadan, gerginlik yaratılmadan, baskı kurulmadan ve iç savaş tehlikesi göze alınmadan başarılabilecek ya da uygulanabilecek bir proje değildir. Ortada savaşı ve çatışmayı önceleyen, dolayısıyla müzakereyi ve barışı dışlayan, nüfuz alanı yaratmayı amaçlayan siyasi ve güvenlik projesi var.”

‘HALEP VE TIŞRÎN SAVUNMA BARİYERİDİR’

Halep’teki çatışma durumunun yerel bir çatışmanın ötesinde, bölgesel bir varlık mücadelesi olduğu vurgulayan Bezwan, savunma hattının önemine dikkat çekerek şunları söyledi:

“Halep’te ve Tişrîn’de olanlar, zaman zaman bu çatışmalarda bir azalma görülse, de facto bir çatışmasızlık durumu oluşsa ya da bir anlaşmaya varılsa da Şara rejimi ve Türkiye destekli paramiliter güçlerin kuşatma ve saldırıları devam etti.

Belki şunu söylemek gerekir: Halep’in savunması, bütün Rojava’nın savunmasıdır.

Tişrîn’in ve Halep’in savunması, her ne kadar ‘hattı müdafaa’ gibi görünüyorsa da sadece belli bir bölgenin müdafaası değil; Rojava’nın ve bütün Kürdistan'ın savunmasıdır. Bu anlamda hattı müdafaa ile sathı müdafaa aynı şey demektir. Çünkü bu bir savunma hattıdır ve o hat yarıldığı andan itibaren bütün Kürdistan tehdit edilecek bir noktaya gelir. Bütün bir Kürdistan bundan derinden ve olumsuz yönden etkilenir. Rojhilat da bundan etkilenir; Başûr da Bakur da. Baskı ve kuşatmanın sürdürülmesi bu yüzdendir. Bunun önüne geçilmesinin ne kadar hayati bir mesele olduğu, bütün Kürdistan ve Suriye’nin diğer halkları açısından bir kez daha ortaya çıkmaktadır.”

Merkezi çözüm dayatmalarının yeni çatışmalara gebe olduğunu söyleyen Bezwan, “entegrasyon” kavramını ise şöyle değerlendirdi:

“Bunların ‘merkezi çözüm’ dedikleri çözüm, Türkiye’ye bağımlı olacak yeni bir diktatörlük rejiminin inşasından başka bir şey değildir. ‘Entegrasyon’ da sözüm ona bireysel entegrasyon olarak tanımlanıyor; işte tam da bu nedenle dayatılmaktadır. Bu, Suriye’nin tarihsel ve sosyolojik bileşenlerinin haklarını ve özgürlüklerini, Kürtlerin ise anayasal statü elde etmesini reddeden bir rejim kurgusudur. Dolayısıyla kafalarında kurguladıkları böyle bir rejim inşası başarılı olduğu zaman, bırakın herhangi bir çözüm üretmeyi, yeni çatışmalara ve yeni iç savaşa yol açacak bir gelişmenin önünü açar. Bunun başarıya ulaşması demek, Suriye’de yeni bir iç savaşın yeniden sahneye konması demek olacak.”

‘SİYASİ MÜZAKEREYİ İNKAR EDEN BİR YAKLAŞIM VAR’

Bezwan, Türkiye’nin son dönemde Şam yönetimi ve HTŞ üzerinden geliştirdiği hamlelerin, savaşı yaygınlaştırmaya yönelik bir “meşruiyet arayışı” olduğunu kaydederek, Türk yetkililerin QSD’ye karşı ‘Şam hükümeti saldırı için inisiyatif alırsa destek veririz’ sözlerine atfen şunları söyledi:

“Burada deniliyor ki, Türkiye’nin direkt müdahil olması yerine bir proksi (vekil güç) kullanılsın. Yaklaşım şu: Şam’daki proksiyi cesaretlendirecek, kışkırtarak savaşa ve çatışmaya dahil olmak için bahane ve mazeretleri üretecek bir yaklaşım söz konusu. Bu, Şam rejimini çatışmaya sürükleyen, yeni bir iç savaşı dayatan ve müzakereyi, siyasi çözümü inkar eden bir siyasettir. Türkiye, doğrudan askeri müdahalede bulunmanın mazeretini ve meşruiyetini üretmek için Şam’ın saldırılarını cesaretlendirmekte ve kışkırtmaktadır.

Ancak Milli Savunma Bakanlığı’nın yaptığı son açıklamada, ‘tek devlet, tek ordu’ ilkesi doğrultusunda Suriye hükümetinin somut adımlar atması halinde her türlü iş birliğine hazır olunduğuna vurgu yapılırken, bu adımların ne tür adımlar olacağının muhtemelen bilinçli olarak muğlak bırakılması dikkat çekmektedir. Burada bir yandan çatışmayı kışkırtma ve cesaretlendirme öne çıkarken, diğer yandan bundan doğacak olumsuz siyasi sonuçlar ve sorumluluk Şam rejimine bırakılmaktadır.”

‘ALEVİLER DAHİL SURİYE’DEKİ BİLEŞENLER FEDERAL ÇÖZÜM İSTİYOR’

Suriye’deki tarihsel ve toplumsal gerçekliğin federal bir yapıya ve barışa ihtiyaç duyduğunu belirten Bezwan, bu talebin de QSD’nin meşruiyet zeminini güçlendirdiğine işaret ederek şöyle devam etti:

“Tekçi, etnik ve mezhepsel üstünlükçü bir rejimin; Suriye gibi çok inançlı, çok dinli, çok kültürlü ve çok milletli bir ülkede, yeni bir iç savaş ve diktatörlük rejimi programlamak dışında bir sonuç vermeyeceğini ne kadar vurgulasak yeridir. Suriye toplumunun farklı bileşenleri, her geçen gün bu gerçeğin farkına varıyor. Bunu çok büyük ve ağır bedeller ödeyerek deneyimliyorlar. Bu yüzden federal çözüm ve birlik projesine çok büyük bir destek veriyorlar. Yani Kürtler bu taleplerinde tek başına değiller. Hatta bazı toplumsal kesimler ve inanç grupları -şimdi Aleviler de dahil- Kürtlerin taleplerinin önüne geçecek şekilde taleplerini daha açık bir biçimde dile getiriyorlar. Bu önemli bir gelişmedir.

Aynı zamanda Suriye’deki bütün Sünni Arapları HTŞ’ye indirgemek büyük bir yanlıştır. Bunun en büyük ve somut kanıtı da bizzat SGD deneyimi ve gerçeğidir. SDG’nin yarısından fazlasının Sünni inancına sahip Araplar olduğunu biliyoruz. Suriye coğrafyasında desantral ve federal bir barış yönünde çok önemli bir irade vardır; Suriye’yi başka bir türlü bir arada tutmanın bir yolunun olmadığı her geçen gün biraz daha belirgin hale gelmektedir.”

‘TÜRKİYE, 10 MART MUTABAKATINA HTŞ ADINA TARAFGİRDİR’

Türkiye’nin 10 Mart Mutabakatı’na yaklaşımını “kolonyalist bir siyaset” olarak tanımlayan Bezwan, şu değerlendirmeyi yaptı:

“10 Mart Mutabakatı, iki kurucu unsur arasında akdedilmiş bir kurucu ortaklık anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın tarafı Türkiye değildir. Söz konusu mutabakat, iki kurucu liderin eşit bir şekilde imza attığı bir çerçeveyi ifade etmektedir. Mutabakatın temeli, siyasi çözüm ve anayasal haklar üzerinde gerçekleşecek bir ‘entegrasyona’ dayanmaktadır. Türkiye’nin taraf dahi olmadığı bir anlaşmayı, tamamen keyfi yorumlara dayalı bir entegrasyon kavramını öne sürerek buna uyulmamasını da bir savaş nedeni ilan etmesi, dezentegrasyon dışında bir sonuç vermeyecektir.

Bu, diplomatik ve siyasi tarihte eşine az rastlanan ve başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken istisnai bir durumdur. Herkesi birlikte düşünmeye davet ediyorum. Tarafı dahi olmadığınız bir anlaşmanın tek bir kavramını, üstelik tümüyle bağlamından kopararak kerameti kendinden menkul bir yoruma tabi tutacak ve buna uyulmaması halinde de anlaşmanın taraflarından birinin aleyhine olacak şekilde ‘casus belli’ ilan edeceksiniz! Bu, gerçekten kolonyalizm tarihinde bile eşine çok az rastlanacak bir durumdur.”

RUSYA’NIN SAHAYA DÖNME İHTİMALİ

Naif Bezwan, Rusya’nın Suriye’de yeniden aktif bir biçimde sahaya dönme ihtimalini “stratejik” ve “taktiksel” ayırımı üzerinden değerlendirirken, bu hamlenin tarihsel bir arka planı olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Rusya’nın yeniden sahneye inme meselesi üzerinde iyi durmamız gerekiyor. Rusya’nın Şam’a yaklaşımı oldukça stratejiktir. Rusya, Çarlık döneminden bu yana -Sovyetler Birliği süreci dahil- Akdeniz’e, yani sıcak denizlere inme ve orada kalıcı olarak konumlanma stratejisine sahiptir. İlk kez Suriye’de, son 150-200 yıllık süreçte, Doğu Akdeniz’in bu denli kritik bir noktasında üs elde etme ve Esad rejimiyle beraber stratejik bir derinlik kazanma şansı yakalamıştır. Dolayısıyla Rusya, meseleye uzun vadeli bir perspektifle bakmaktadır.”

Sahadaki diğer güçlerin Rusya’yı bir çözüm odağından ziyade taktik nedenlerle sürece dahil etmek istediğini belirten Bezwan, şunları vurguladı:

“Rusya’nın sahaya inmesini arzulayan Şam rejimi, Türkiye ve İsrail gibi güçler, duruma daha taktiksel yaklaşmaktadır. Bu aktörler Rusya’yı, müzakere edilmiş siyasi bir çözüm yerine bir yedek plan veya dengeleyici bir unsur olarak görüyorlar. Örneğin Şam, Amerika’nın desteğini çekme ihtimaline karşı Rusya’yı bir ‘can kurtaran simidi’ olarak görüyor. İsrail ve Türkiye’nin beklentileri ise kendi ajandalarına göre farklılık gösteriyor. Rusya’nın sahadaki varlığı, gerçek ve kalıcı bir çözümden ziyade tarafların B ya da C planlarını devreye sokma ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

Rusya’nın sahaya inmesinin Kürtler lehine uzun ve orta vadede olumlu bir sonuç vereceğini düşünmüyorum. Rusya, Esad rejiminin düşmesinden hemen sonra bu kez Şam’daki mevcut rejimle iyi geçinen ve onu tercih eden bir tutum sergilemektedir. Çünkü oradaki varlığını şimdilik ancak bu rejim üzerinden meşrulaştırabilmektedir. Yine de Rusya, birkaç oyunu bir arada oynayabilir; konumunu güçlendirmek adına Şam’ın geçici rejimine karşı gizli opsiyonlar devreye sokabilir ve karşı güçler üretme potansiyeline de sahiptir. Ancak netice itibarıyla Rusya’nın sahada aktifleşmesinin, Suriye’de kalıcı ve demokratik siyasi bir çözüm açısından iyi bir haber olduğu kanaatinde değilim.”

İsrail’in Şam hükümetine bakış açısını, Başbakan Netanyahu’nun “Mevcut Suriye ordusunun yarısı radikal gruplardır” sözleri üzerinden değerlendiren Bezwan, “Bu, çarpıcı bir açıklamadır. Eğer ordunun yarısı radikal ise, attığınız her stratejik hamle yüzde 50 oranında yanlış sonuç doğurabilir. Yani rejime yönelik stratejik ve siyasi yatırımın neredeyse matematiksel olarak olanaksızlığına işaret etmektedir” diye konuştu.

“Son olarak SDG için şunu vurgulamak yerinde olur” diyen Naif Bezwan, SDG’nin Suriye sahasında belirleyici bir aktör olduğuna dikkat çekerek, şu değerlendirmede bulundu:

“Önümüzdeki dönemde bu açıdan en kritik nokta, SDG’nin ne teritoryal (toprağa dayalı) ne de siyasal olarak bir pazarlık marjının kalmamasıdır. SDG, Kürtler açısından çok makul ve minimal bir öneriyle (ademi-merkeziyetçi bir modelle) müzakere sürecine girdi; bu da onun pazarlık gücünü daraltmaktadır, çünkü bunun gerisine gitmesi mümkün değil.

Aynı durum Halep ve Tişrîn için de geçerlidir. Yani ne teritoryal ne de siyasi olarak bu hattın gerisine çekilme şansı vardır. Bu nedenle Kürt güçleri ile diğer Suriye bileşenleri arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi, 2026 yılının temel görevi ve meydan okuması olacaktır.”

ANF

ORTADOĞU