Dünyada Urartucayı yazabilen tek insan; belgeseli çekildi ‘Taşlarla konuşan adam’
30.06.2022 14:31:55

Sedat BARIŞ

Daha önce Dersimli Halk Ozanı Silo Qiz belgeseli ile tanınan yönetmen Bülent Boral ‘Taşlarla Konuşan Adam’ adını verdiği belgeselde Mehmet Kuşman’ın yaşamından ve Urartucayı öğrenme sürecinden bir kesit anlatıyor. Film, ilk olarak Brezilyada düzenlenen Altın Klaket Film Festivalinde gösterildi. Ödüller aldı. İstanbul’da düzenlenen Documentarist Film Günleri kapsamında 30 haziranda gösterilecek.

82 yaşındaki Mehmet Kuşman Van’da bulunan ve M.Ö. 764-734 yıllarında Urartular tarafından yapılan Çavuştepe Kalesi’nde 60 yıldır bekçilik yapıyor. Kuşman kendi çabası ile Urartuca öğrendi ve bu sayede dünyada Urartuca bilen 12, Türkiye’de ise yedi kişiden biri oldu. Ayrıca Kuşman dünyada Urartuca yazabilen tek kişi unvanını taşıyor. Mehmet Kusman hakkında çok sayıda haber yapıldı. Üniversitelerdeki akademisyenler tarafından Urartu tarihi ile ilgili sürekli ziyaret edilip düşünceleri alındı ve hatta Amerikalıların daveti üzerine gidip Amerika’da seminerlere katıldı.

Şimdilerde ise Mehmet Kusman bir belgesel filme konu oldu. Daha önce Dersimli Halk Ozanı Silo Qiz belgeseli ile tanınan yönetmen Bülent Boral ‘Taşlarla Konuşan Adam’ adını verdiği belgeselde Mehmet Kuşman’ın yaşamından ve Urartucayı öğrenme sürecinden bir kesit anlatmakta. Film, ilk olarak Brezilyada düzenlenen Altın Klaket Film Festivalinde gösterildi. Sonrasında A.B.D de düzenlenen Ceylon Uluslararası Film Festivalinde Mansiyon ödülü aldı. Ayrıca Frankfurt Türkiye Filmleri Festivalinde finalist olarak seçildi. Türkiye’de ile ilk gösterimi ise İstanbul da düzenlenen Documentarist Film Günleri kapsamında 30 Haziran’da gerçekleşecek.

Bülent Boral ile belgeseli ve Kürt sinemasını konuştuk.

Merhaba. İlk olarak sizi tanımakla başlayalım. Sanat ya da sinema geçmişinizden biraz bahseder misiniz?  

Tabii… Bingöl – Yayladere Herdif köyü doğumluyum. Çocukluğumun tamamı köyde geçti. 1985 yılında aileyle birlikte İstanbul’a göç etmek durumunda kaldık. O tarihten bu yana İstanbul’da yaşamaktayım. 1995 yılından itibaren yöre derneğimiz olan KAYY-DER de çalışmaya başladım. O dönem KAYY-DER de ağırlıklı olarak kültürel ve sanatsal çalışmalar yürütülmekteydi. Birçok alanda kurslar düzenleniyordu. Farklı disiplinlerde oluşturulan grupların üretimlerinin tamamı Kürtçeydi. İlk Kürtçe tiyatroyla da KAYY-DER de karşılaştım. Tiyatro kursuna yazılarak belli bir eğitimden sonra tiyatro grubuna dahil oldum. Aynı zamanda 1997-1998 yıllarında Kadıköy Kalk Eğitim Merkezinde tiyatro eğitimi aldım. 1996-2005 yılları arasında birçok Kürtçe tiyatro oyununda oyunculuk ve yönetmenlik yaptım. Ayrıca 2003 yılında Ahmet Soner’in yönettiği Demokrat Hacı-Demokrat Bacı adlı televizyon filminde rol aldım. 2004 yılında yine Ahmet Soner’in yönettiği Veger (Dönüş) adlı filmde reji asistanlığı yaptım. 2008 yılından sonra Mezopotamya Sinema Kollektifinde çalıştım. İlk belgesel filmim olan Dersimli Halk Ozanı: Sılo Qız’ı 2011 yılında çektim. Sonrasında sinemadan biraz uzaklaşmış olmakla birlikte ikinci belgesel filmim olan Taşlarla Konuşan Adam’ı 2022 yılı itibariye tamamlamış oldum.

Taşlarla Konuşan Adam belgesel fikri nasıl doğdu?

Mehmet Kuşman’ı ilk olarak basında çıkan bir haber aracılığı ile tanıdım. Haberde Mehmet amcanın Van’da bir kalede bekçilik yaptığı, sonrasındaysa dünyada Urartuca’yı bilen sayılı kişilerden biri haline geldiği belirtilmekteydi. Bu haber bana çok ilginç geldi. 2600 yıl önce yok olmuş bir dili öğrenmenin hiç de kolay olamayacağı ortadaydı. Üstelik bu işi köyde doğmuş, orada büyümüş ve ortaokulu dışarıdan bitirebilmiş birinin başarmış olması bana çok ilginç geldi. Daha sonra Van’a giden bir arkadaşım da Mehmet amcadan söz edince konuyu daha fazla irdelemeye başladım.

Yani Mehmet Kuşman’ın Urartucayı öğrenme çabası mı sizi bu belgeseli çekmeye yöneltti?

Evet. Mehmet amca 2600 yıl önce yok olmuş bir dili öğrenmenin çabası içinde olmuş yıllarca. Kayıp bir dilin izini sürmüş. Bu çabayı çok önemsedim. Konuyu irdelerken aynı zamanda Mehmet amcayı kendimle karşılaştırdım. Ve çevremde anadili ile bağı zayıf olan herkesle karşılaştırdım. Çünkü bizler bırakalım dille ilgili çalışmalar yürütmeyi, anadilimizi konuşmaktan dahi imtina ediyoruz. Başta Kırmançki-Zazaca olmak üzere birçok dil yok olma sınırında ne yazık ki. Bütün bunları düşünürken Mehmet amcanın bu azminin, bu çabasının bir belgesele dönüşmesi gerektiği fikri ortaya çıkmış oldu.

“60 YILDIR ÇAVUŞTEPE KALESİNDE BEKÇİLİK YAPIYOR”

Belgeselde Mehmet Kuşman’ı hangi yönleri ile işlemeye çalıştınız?

Mehmet amca 60 yıldır Çavuştepe kalesinde bekçilik yapıyor. Urartucayı tamamıyla kendi çabası ve azmiyle öğreniyor. Büyük bir sabır ve kararlılıkla inandığı yoldan yürümeye devam ediyor. Zaman zaman çok zorlanıyor. Umutsuzluğa kapıldığı dönemler oluyor. Vazgeçtim, bırakıyorum, artık yapamayacağım dediği dönemler oluyor. Böyle dönemlerde de kaleye kazı için gelen hocalardan güç alıyor. Hocalar bu işi bırakmaması gerektiğini ve mutlaka başaracağını söylüyor. Ve hocalardan aldığı bu güçle Mehmet amca tekrar devam ediyor. Üç yıllık bir çalışma sonucunda Urartuca alfabeyi oluşturuyor. Dili öğrenme süreci ise yirmi yılını alıyor. Şimdilerdeyse Mehmet amca dünyada Urartuca okuyabilen çok az sayıda kişi konumunda. Urartuca yazabilen ve yazdıklarını taşlara nakşedebilen ise tek kişi. Belgeselde tüm bu özellikleri işlemeye çalıştım. En çok da Mehmet amcanın yalnızlığını vurgulamaya çalıştım. Çünkü az önce sıraladığım tüm bu özellikler biraz da yalnızlığı ile alakalı. Kaledeki görevi nedeniyle Mehmet amca oradan ayrılamıyor. Vaktinin büyük çoğunluğunu kalede tek başına geçmek durumunda kalıyor. Dolayısıyla bu yalnızlık durumu onun daha fazla yoğunlaşmasını sağlıyor ve motivasyonunu arttırıyor. Bu nedenle çekimleri kaleyle sınırlı tuttum. Daha çok kendisiyle baş başa olma halini ve kaleyle olan ilişkisini işlemeye çalıştım.

Filmi çekerken Mehmet Kuşman’la ilgili en çok dikkatinizi çeken onun hangi özellikleri oldu?

Mehmet amca ilerlemiş yaşına rağmen oldukça enerjik biri. Yerinde duramayan bir yapısı var. Adeta kabına sığmayan biri. Aynı zamanda içinde sürekli bir öğrenme isteği var. Tarihi öğrenme, Urartularla ilgili bilinmeyenleri öğrenme ve bu öğrendiklerini geleceğe aktarma isteği var. Aynı zamanda pişmanlıkları da var. Zamanını verimli kullanamadığına dair pişmanlığı ve özeleştirisi var. Bu kayıp dillerin bu kadar önemsediğini bilseydim Asurcayı öğrenirdim diye bir sözü de var.

Film şimdiye kadar kaç festivale katıldı, kaç ödül aldı ve filme izleyici ilgisi nasıldı?

Film, ilk olarak Brezilyada düzenlenen Altın Klaket Film Festivalinde gösterildi. Sonrasında A.B.D de düzenlenen Ceylon Uluslararası Film Festivalinde Mansiyon ödülü aldı. Ayrıca Frankfurt Türkiye Filmleri Festivalinde finalist olarak seçildi. Gösterimlere katılamadım. Bu nedenle izleyicinin ilgisi konusunda bir şey söyleyemiyorum. Türkiye’de ilk olarak İstanbul’da Documanterist Belgesel Günleri kapsamında 30 haziranda gösterilecek.

Daha önce Dersimli halk ozanı Silo Qiz belgeseli yapmıştınız. Çok değerli bir çalışma idi. Halk ozanları, çîrokbêj ve dengbêjlerin sinema sanatı için önemi nedir sizce?

Ozanlığın, dengbejliğin sinema sanatındaki önemi elbette çok önemli. Çünkü bizim yazılı bir edebiyat geçmişimiz yok ne yazık ki. Ya da çok az var. Bizim edebiyatımız daha çok söze dayalı. Tarihimizi gelecek kuşaklara anlatma biçimimiz sözel. Bu sözel anlatım ozanlar ve dengbejlerler aracılığıyla günümüze kadar aktarılabildi. Ozanların ve dengbejlerin aktardığı kılamlar sayesinde bizler son yüzyılda hatta son iki yüz yılda toplumuz içinde neler yaşandığını öğrenebiliyoruz. Hangi olayların toplumda ne gibi kırılmalara yol açtığını bu kılamlar aracılığıyla öğrenebiliyoruz. Kılamlarımızda sinematografik öğeler çok fazla. Örneğin ben Silo Qiz’ı dinlediğim vakit bazen kendimi bir zaman tünelindeymişim gibi hissediyorum. Bu hissetme haliyle birlikte kendimi o olayın içinde bulduğum dahi oluyor. Neden böyle? Çünkü bu kılamlarda duygulu bir biçimde olayların gelişim şekli anlatılıyor. Coğrafi tasvirler, kişi ve yer adları çok ince ayrıntılarıyla anlatılıyor. Ve bu aynı zamanda tarihimizin anlatımı oluyor. Dolayısıyla dengbejlik ve ozanlık geleneği bizim genel anlamda sanatsal üretimimize, aynı zamanda sinemamıza da büyük oranda kaynaklık etmektedir.

“KIRMANÇ-ZAZA SANATÇILAR ÜRETİMLERİNİ MUTLAKA KENDİ DİLLERİNDE YAPMALILAR”

Siz kendiniz Bingöl ün Alevi ve Zazalarındansınız. Alevi ve Zaza tarihinin, kültürünün, öykülerinin yeterince sinemaya aktarıldığını düşünüyor musunuz?

Ne yazık ki bu konuda büyük bir eksiklik söz konusu. Kırmançki-Zazaca çekilen film sayısı birkaç belgesel ve kısa filmin ötesine geçemedi. Aleviler açısından da durum çok farklı değil. Müzikal üretimler hariç sinemada ve diğer sanat alanlarında üretimler çok az. Üstelik Kırmançki-Zazaca yok olma sınırında olan bir dil. Gelecekte yok olacak diller arasında gösteriliyor. Çok yoğun bir Kırmanç-Zaza nüfusu olasına rağmen dil ile kitle arasındaki bağ zayıflamış durumda. Bir kopuş söz konusu. Bu nedenle Kırmançki-Zazaca üretimler çok önemli. Ne kadar çok üretim olursa dilin varlığını sürdürmesi ve kitlesiyle bağı o kadar güçlenecektir. Bu nedenle başta sinemacılar olmak üzere bütün Kırmanç-Zaza sanatçılar üretimlerini mutlaka kendi dillerinde yapmalıdır. Ve bu üretimleri mümkün olduğunca çoğaltmalıdır.

Kürt sineması ne aşamada sizce?

Kürt sineması adına bugüne dek çok önemli üretimler gerçekleşti. Kürt yönetmenler yaşadıkları ülkelerde çektikleri filmlerle katıldıkları festivallerde birçok ödül aldılar. Kürtlerde hem geçmişte hem de günümüzde yaşanmışlıklara dair çok fazla hikâye var. Henüz bu hikâyelerin büyük çoğunluğu sinemaya aktarılamadı. İyi eğitim almış sinemayla ilgili genç bir kuşak var. Bu genç kuşağın zaman içinde bu hikâyeleri derleyip, toparlayıp sinemaya aktaracağına inanıyorum. Şu an film üretiminde bir durağanlık olsa da kısa sürede bunun aşılacağı kanısındayım.

“BU KARANLIK GÜNLERİ AŞACAĞIMIZA İNANIYORUM”

Son zamanlarda Kürt sanat ve sanatçılara karşı yasaklamalar ve baskılar daha yoğunlaşmış durumda. En son sizin filminizin kurgusunu yapan sinemacı Erhan Örs de basit gerekçelerle tutuklandı. Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Buradan Erhan arkadaşımıza sıcak selamlarımızı gönderiyoruz. Ve kısa zamanda özgürlüğüne kavuşmasını diliyoruz. Evet baskılar ve yasaklamalar son dönemlerde giderek yoğunlaştı. Sanatçıların kendilerini ifade edebilecekleri alanlar zaten çok sınırlı. Bu sınırlı alanlar da yasaklamalarla daha da daraltılmak isteniyor. Özellikle Kürt ve muhalif  sanatçıların toplumla buluşması engellenmek isteniyor. Buna karşın elbette umutlu olmaya devam etmek gerekiyor. Daha fazla üretmemiz, ürettiklerimizi daha çok insana ulaştırmanın yollarını aramaya hep birlikte devam etmemiz gerekiyor. Ben mevcut durumun bu biçimiyle devam edemeyeceği kanısındayım. Bu karanlık günleri aşacağımıza ve çok daha özgür ortamlarda sanat üretimlerine devam edeceğimize inanıyorum.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Halkımızın sanatçılara olan desteği ve katkısı daha fazla olmalıdır. Zaten çok sınırlı olan üretimlere halkın desteği devam ederse sanatçılarda daha çok üretmiş olurlar.

PİRHA

Şîrove Bike

KÜLTÜR-SANAT

EN ÇOK OKUNANLAR
×